|
|
|
|
|
|
Deniz Feneri |
|
|
|
15 Eylül 2008 09:06, Pazartesi |
|
Bir televizyon haberi:
"Kocatepe Camii avlusundaki Dini Yayınlar Fuarı'nın açılışında protokolün Deniz Feneri standından uzak durması dikkat çekti."
Gerçekten oldu mu öyle bir şey?
Açılış törenine katılan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, fuardaki stantları sırayla gezdiler de, sıra Deniz Feneri'nin standına gelince tornistan mı ettiler?
Hiç sanmıyorum.
Almanya'da hakkında yolsuzluk davası açılan "Deniz Feneri e.V." ile hiçbir hukuki bağı olmadığı bilinen Deniz Feneri Derneği'ne niye tavır konulsun ki?
Tavır koyan varsa yanlış yapıyor.
Sözkonusu davayı kullanarak Türkiye'nin yüz akı olan bir yardım teşkilatını itibarsızlaştırmaya çalışanların oyununa gelmemeliyiz.
Almanya'daki "Deniz Feneri e.V." ile ilgili iddiaların asılsız çıkmasını diliyorum; fakat bu iddiaların doğruluğu kanıtlansa bile Türkiye'deki Deniz Feneri Derneği'nin itibarını özenle korumak lazım.
Zira bu güzide derneğimiz, aynı işi yapan başka güzide dernek ve vakıflarımız gibi, iyiliğin yükselmesine hizmet ediyor; yardımlaşmayı, dayanışmayı, paylaşmayı teşvik ederek vahşi kapitalizmin acımasız çarkına bir merhamet çomağı sokuyor.
* * *
Deniz Feneri Derneği milyonlarca hayırseverin bağışlarını Anadolu'nun en ücra köşelerine, Lübnan kırsalına, Keşmir dağlarına, Açe sahillerine ulaştırdı mı?
Ulaştırdı.
Türkiye'de ve dünyada yüzbinlerce yoksul insanın elinden tuttu mu?
Tuttu.
Bu işi yaparken 10 yılda 17 ayrı denetim geçirdi mi?
Geçirdi.
Denetimlerden temiz çıktı mı?
Çıktı.
İyilik hareketini başarıyla sürdürüyor mu?
Sürdürüyor.
Buna şahit miyiz?
Şahidiz.
Öyleyse, yaşasın Deniz Feneri Derneği!
* * *
Bir kısım okuyucu Almanya-Türkiye ayrımı yapmadan Deniz Feneri'nin söndürülmesi gereğine kani olup "Sen de Aydın Doğan'la uğraşmaya ara verip Deniz Feneri'ne yüklenmelisin" diye tazyikte buluna dursunlar, ben bu kirli oyuna alet olmayı aklımın ucundan bile geçirmiyorum.
Farzedelim ki "Deniz Feneri e.V." gerçekten yolsuzluklara sahne oldu ve farzedelim ki bu kuruluş gerçekten Türkiye'deki Deniz Feneri'nin uzantısı…
Hatta farzedelim ki Deniz Feneri Derneği'ne yahut diğer yardım kuruluşlarına da iyilik hareketine layık olmayan kimselerin sızdığı ortaya çıktı…
Tertemiz duygularla hareket eden binlerce –belki onbinlerce- gönüllü içinde birkaç çürük elma…
Onlar yüzünden bütün bir iyilik hareketini çöpe mi atmalıyız, yoksa yanlış yola sapanların cezalandırılmasını talep etmekle beraber iyilik hareketinin müesseselerine sahip mi çıkmalıyız?
Ben ikincisinden yanayım.
Yeni Şafak |
|
|
“Topyekün Savaş”çı Doğan Grubu'na haddini bildirmek |
|
|
|
10 Eylül 2008 08:06, Çarşamba |
Aydın Doğan'ı da anlamak lazım… Evinin kapısında pijamayla başbakan karşılıyordu bir zamanlar!
Üstelik başbakan el-pençe divan duruyordu karşısında; 'Beni bu göreve getirdiğiniz için size medyun-u şükranım efendim' diyordu lisan-ı hal ile.
Gerçekten de başbakan tayin edecek kadar güçlü bir adamdı Aydın Bey.
En azından, o güce sahip olan oligarşinin çok önemli bir parçasıydı.
Gelgelelim, gücünü büyük ölçüde meclis aritmetiğinin fitne-fesat operasyonlarına müsait oluşundan alan oligarşi, AK Parti'nin mecliste ezici çoğunluğu sağlamasından bu yana irtifa kaybediyor.
27 Nisan Muhtırası'nın 22 Temmuz seçimlerinde paçavraya çevrilmesi, 367 tezgâhının paramparça olması, Abdullah Gül'ün her şeye rağmen cumhurbaşkanı seçilmesi, üstüne üstlük bir de 'derin devlet'in karakol kapılarına ve dahî mapus damlarına düşmesi, ayrıca da tabii ki AK Parti'ye açılan kapatma davasından umulan sonucun alınamaması bu irtifa kaybını fena halde hızlandırdı.
“Topyekün Savaş” türü manşetler artık Türkiye'nin altını üstüne getirmeye ve kargaşadan menfaat temin etmeye yaramıyor.
Menfaat temin edilemeyen yerde atılan yolsuzlukla mücadele kılıklı intikam manşetleri de bir şeye yaramıyor.
O manşetleri atanları marjinalleştirmeye yarıyor ancak.
Nitekim, 28 Şubat ve 27 Nisan militanlığı hafızalarda tazeliğini korurken 'özgürlük ve demokrasi' nutukları atarak fena halde gülünç duruma düşen Aydın Doğan ve şürekası, 'yandaş' basın konseyinden başka hiçbir cenahtan kayda değer bir destek göremiyor.
Köprünün altından çok sular aktı...
'Astığım astık, kestiğim kestik' günleri geride kaldı…
Aydın Doğan şimdi ne yapsın?
28 Şubat sürecinde başbakan olur olmaz teşekkür için evine gelen Mesut Yılmaz'ı kapıda pijamayla karşılayışını gösteren o fotoğrafa bakıp bakıp ve de “Nerede o eski günler” deyip deyip Başbakan Tayyip Erdoğan'a kahır okumasın da ne yapsın?
'Ben sana biat etmem' diyor Erdoğan'a.
Aslında 'Sen bana niye biat etmiyorsun?' demek istiyor.
Nitekim gazetelerinden birinde bir yazar, 'Tansu Çiller bize isyan etti, biz de onun siyasi hayatını bitirdik. Ayağını denk almazsan aynı şeyi sana da yaparız!' mealinde bir yazı yazdı.
Netice?
Erdoğan hiç oralı olmadı.
Tam tersine, iyice coştu.
Aydın Doğan'a daha bir iştiyakla yüklenmeye başladı.
İyi etti, iyi ediyor.
Sivil siyasetin “Topyekün Savaş”çı Doğan Grubu'na haddini bildirme zamanı çoktan gelmişti.
Bu iş en az “Ergenekon” meselesi kadar önemli.
Hatta, onun bir cüz'ü olarak da görülebilir. Görülmeli!
Doğan Grubu'na yönelik eleştirilerin 'konjonktürel bir manevra'dan ibaret kalmamasını ve kişisel bir hesaplaşmanın ötesine geçip milli irade düşmanlığı meselesini de içermesini diliyorum.
YENİ ŞAFAK |
|
|
Pakistan'ın yeni cumhurbaşkanı |
|
|
|
09 Eylül 2008 08:25, Salı |
Öldürülen eski Pakistan Başbakanı Benazir Butto'nun kocası Asıf Ali Zardari, Pakistan Cumhurbaşkanı oldu.
Pakistanlıların bir kısmı bu gelişmeyi memnuniyetle karşılarken, bir kısmı da 'Siyaset tecrübesi yok, Pakistan'ın devasa iç ve dış sorunlarının üstesinden gelemez, ayrıca hakkındaki yolsuzluk iddialarını da unutmadık' diyerek Zardari'nin cumhurbaşkanı seçilmesine tepki gösteriyor.
İslamonline.net, Pakistanlı okuyucularına “Siz ne diyorsunuz?” diye sormuş… Aldığı cevaplar zehir zemberek!
Ali Zafar isimli okuyucu “Pakistan siyaseti bundan daha alçak bir seviyeye düşemezdi” diyor ve İslami hareketi ülkenin gidişatına el koymaya çağırıyor: “Cemaat-i İslami gibi aydınlanmış siyasi partiler boşluğu doldurup millete hak ettiği dürüst liderliği ne zaman sunacaklar? İslam Ümmeti'nin dürüst ve ilim sahibi liderlere ihtiyacı var.”
Aşfak Ahmed Han isimli okuyucu ise asıl sorunu halkta görüyor:
“Son dokuz yıla damgasını vuran Müşerref'in kötü idaresinden sonra şimdi de 'Bay %10' geçti zavallı ülkemizin başına. Halk denilen gürûh, kendini değiştirmedikçe, hep böyle Müşerref ve Zardari gibi adamlar tarafından yönetilecek. Allah, bu ülkenin halkına doğru yolu göstersin.”
Muzaffer Ahmed isimli okuyucu iyimser olmaya çalışanlardan… Çalışıyor, ama bir türlü olamıyor:
“Pakistan'ın tarihi iktidar kavgalarının tarihidir. Zardari Pakistan'ı bu kısır döngüden çıkarabilecek mi? Kuşkuluyum. Değiştiğine ve Pakistan demokrasisini geliştirmek için elinden geleni yapacağına inanmak için kendimi ne kadar zorlasam da, kuşkularımdan kurtulamıyorum.”
Muhammed Vakkas isimli okuyucu, konuya anti kolonyalist / anti emperyalist bir zaviyeden yaklaşarak, tartışmaya okkalı bir nokta koyuyor:
“Beriki gitti, öteki geldi. Bir değişiklik olacağını sanmıyorum. Pakistan hep ABD ve Büyük Britanya'nın kölesi olmuştur. Efendilerinin sözünün dışına çıkmaz. İstediğin kadar yolsuzluk yap, istediğin kadar suç işle; efendilerine itaat ettiğin müddetçe sorun değil, ihtiyaç duyduğun yardımı (iktisadi, askeri, enformatik veya siyasi) mutlaka alırsın... Ben şunu bilir, şunu söylerim: Pakistan'ın yapması gereken şey, kölelik zincirini kırıp gerçek manada bağımsızlığını kazanmaktır.”
Yeni cumhurbaşkanı Pakistan halkına her şeye rağmen hayırlı-uğurlu olur inşaallah.
Yeni Şafak |
|
|
Ahmedinejad'ın ziyareti: Tarihte yeni bir sayfa |
|
|
|
16 Ağustos 2008 19:08, Cumartesi |
|
|
|
|
|
|
Bu gidişle Gürcüler de Osetler de Abhazlar da kaybedecek |
|
|
|
12 Ağustos 2008 07:32, Salı |
Abhazya, egemen bir cumhuriyet olarak, Sovyetler Birliği'nin kurucu unsurları arasındaydı. Gürcistan'la aynı statüdeydi. 1931'de Stalin'in alavere-dalaveresi ile Gürcistan'a bağlı bir özerk cumhuriyete dönüştürüldü. Sovyetler Birliği'ne ait olan bu tasarruf, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla beraber hükmünü kaybetmiştir. Abhazlar meseleye böyle bakıyor ve ilan ettikleri bağımsızlıkta ısrar ediyorlar. Gürcistan yönetiminin -bilhassa Saakaşvili'nin- 'Abhazya benim müktesep hakkımdır, orada istediğimi yaparım' tavrı, Abhazların gururunu kışkırtmaktan ve ilan ettikleri bağımsızlıkta ne pahasına olursa olsun ısrar etmeleri sonucunu doğurmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu da Rusya'ya gün doğuruyor tabii. Abhazya “bağımsızlık” bayrağı altında Rus nüfuzuna girerken, Gürcistan da Rusya karşısında zaafa düşüyor.
Güney Osetya'nın hikâyesi Abhazya'nın hikâyesinden farklı. Daha Çarlık döneminde Rusya tarafından Gürcistan'a bağlandı ve Sovyetler Birliği döneminde de Gürcistan'a bağlı özerk bölge oldu. Birliğin dağılması üzerine kurulan Rusya Federasyonu'na katılmak (Kuzey Osetya ile aynı çatı altına girmek) için birkaç kere müracaatta bulundu, ancak bu isteği Rusya Federasyonu yönetimi tarafından geri çevrildi. Provokasyon malzemesi olarak Gürcistan tarafında bırakılması tercih edildi. Uzun vadede Rusya'ya iltihak etmek üzere bağımsızlık bayrağını yükseltince Gürcistan yönetiminin hışmına uğradı; Rusya da -“barış gücü” dümeniyle- Gürcistan'ı Güney Osetya üzerinden istikrarsızlaştırmak için harekete geçti. 1991-92 yıllarında şiddetli çatışmalar yaşandı, 2000'e yakın insan öldü. Sonra uzun bir ateşkes dönemi yaşandı. Bu dönem daha da uzayabilirdi. Saakaşvili, uzayan ateşkes dönemini, 'Siz aslında Gürcüsünüz' gibi saçma sapan lakırdılarla Osetlerin bam teline basacağı yerde onları Gürcistan'a dost edecek söylem ve icraatlarla değerlendirebilirdi. Bütün etnik gruplara eşit mesafede duran adil ve müşfik bir devlet manzarası arz etmeye, Gürcistan'ın Osetler için Rusya'dan daha cazip olduğu fikrini yaymaya çalışabilirdi. Ama o ne yaptı? Kurduğu faşist gençlik teşkilatının eğitim kampında Gürcü Ortodoks Kilisesi Patriği ve Savunma Bakanı ile gövde gösterisi yaparak 'Bizim dini ve milli otoritemize tâbi olmayı reddedenleri askeri gücümüzle dize getiririz' mesajı verdi. Hıristiyan Gürcülerin şoven duygularını kabarttı ve 2008 sonuna kadar hem Güney Osetya'nın hem de Abhazya'nın defterinin dürüleceği müjdesiyle(!) bu duyguları ayyuka çıkardı.
O müjde şimdi yerlerde sürünüyor! Güney Osetya'nın başkentini kuşatan Gürcistan ordusu masum Osetleri başarıyla kıyımdan geçirdi(!), ama Rusya'nın müdahalesi yüzünden sonuca gidemedi. Üstelik, masum Gürcülerin vahşi Rus bombardımanı altında can verişlerini çaresizlik içinde seyretmek zorunda kaldı. “Gürcistan: Kafkasların en muhkem askeri gücü” efsanesi de daha başlamadan bitti; Saakaşvili Güney Osetya'yı alamadığı gibi, Amerikan yardımları ve Türkiye tecrübesi ile inşa edilen anlı şanlı askeri üslerini/tesislerini de kaybetti. Kibirli bir aymazlıkla davet edilen Rus saldırısında yerle bir oldu hepsi.
“Bu çılgınlığa bir son verelim” sözünü Rusya'dan önce Güney Osetya ve Abhazya'ya söylemeliydi Saakaşvili. “Oturalım, konuşalım, bir orta yol bulalım. Zira bu gidişle hem Gürcüler hem de Abhazlar ve Osetler mütemadiyen kaybedecek, kazanan hep Rusya olacak” demeliydi. Geç olsun güç olmasın; bari şimdi desin.
Demezse ne mi olur? Bunu yarın konuşalım.
Yeni Şafak |
|
| | | Toplam 112 haberden 19 - 27 arası gösteriliyor |
|
|
|
|
|
|
|
|