Erkam Alışveriş
 
 
 
10 Ocak 2009, Cumartesi
 
Türkiye bölgesel güç mü oldu? Yazdır E-posta
18 Aralık 2007 09:08, Salı

Türkiye'nin PKK kamplarına karşı gerçekleştirdiği operasyon bu örgütün denklemdeki yeri açısından yeni bir aşamaya gelindiğinin işareti olarak bakılabilir. Bunca yıl aradan sonra gerçekleşen bu kapsamda operasyon TSK'nın savaş gücü açısından da altı çizilmesi gereken bir nokta. Nitekim Türkiye'nin kazandığı bu savaş yeteneği nedeniyle bazı gazete ve yazarları, artık “tartışmasız bölgesel güç” olduğumuzun kanıtlandığı yorumunu yaparken bunu “küresel güç” şeklinde abartanlar bile oldu. Ama şu kesin, başlatılan operasyon, hem PKK'nın durumunun hem de Türk-ABD ilişkilerinin yeni bir aşamaya geldiğini gösteriyor.

Amerika'nın hava koridorunu açmasıyla PKK'ya karşı yapılan operasyonun bu örgüte ne kadar zarar vereceğini kestirmek zor. Askeri yapı önemli yara alsa bile tümüyle silineceğini kimse beklememeli. Ayrıca örgüt tasfiye edilse bile Ankara'nın, “yumuşak karnı” olarak gördüğü Kuzey Irak meselesini, daha açık ifadeyle Kürt sorununu halletmeyeceği açık.

Türkiye'nin gücünü, Amerika'nın açtığı hava koridorundan gece yarısı havada ikmal yaparak hedefini bombalamasında arayanlar kıyasıya yanılıyorlar. Türkiye'nin sınır ötesi harekat yapması yönünde ateşli yazılar yazıp, mitingler düzenleyenler hiç de küçümsenmemesi gereken bu operasyon gücüne bakıp küresel güç olduğumuzu ilan ediverdiler.

Küresel güç olmayı askeri kapasite ile sınırlandıranların kabız bakış açısı bu ülkenin potansiyelini sıfırladıklarını fark etmeleri mümkün değildir. Veya bu bakış açısıdır ki var olan potansiyelinin altına çekmektedir bu ülkeyi.

Bölgeyle kurduğumuz ilişkiyi tehdit algısına göre kurgulayan kültürel, tarihi derinlikten mahrum kafa yapısına göre sorun birkaç teröristin kafasını ezmekten, inlerini başına yıkmaktan ibaret.

Bunun içindir ki Amerika'nın sağlayacağı lojistik destek karşılığında başka konularda anlaşmaya hazır hale getirilmesinde bir beis görmeyeceklerdir. Tam bu noktada yüzleşmemiz gereken ilk mesele şu: Türkiye hem kendi Kürtlerini hem de Irak'taki Kürtlerle olan ilişkisini Amerika aracılığıyla halletme durumuna gelmiştir. Bu durum Amerika'nın vereceği hiçbir lojistik, stratejik destekle kıyaslanamayacak, hatta pazarlığı bile yapılamayacak bir zaaf oluşturduğunu birilerinin söylemesi gerekiyor.

PKK ortadan kalsa bile, bu yaklaşım belirleyici olursa, olmaya devam ederse, Türkiye'nin Kürt vatandaşlarıyla ilişkileri de tarihi anlamda jeokültürel hinterlandımızın bir parçası olarak Kuzey Irak'taki Kürt, Türkmen ve hatta Araplarla kuracağımız ilişki ABD'ye ipotek edilmiş demektir.

Bu sonuç bugün ortaya çıkmadı şüphesiz. Fakat zihinsel daralma, kendine güvensiz öteki algısının ürettiği korkulara yenik düşen Türk seçkinleri, dün PKK'yı koruyor diye Amerika'ya lanet okurken aynı zamanda Amerika'yı davet ettiklerinin farkında bile olamayacak kadar anlık tepkilerden ileri bir duruşları yoktu. İşin daha vahimi, tepede vizyon sahibi olmaları beklenenlerin de meydanlara dökülen insanlardan daha derinlikli bakış açısına sahip olamamalarıdır. Hatta bu ulusalcı dalganın kitleselleştirilerek memleketin güçleneceğini, milli (ulusal), birlik ve dayanışmanın gerçekleşeceğini varsayarak destek hatta “devlet adına” organize edenlerin var olması şaşırtıcı gelmemektedir.

Türkiye'nin ne kadar güçlü olduğunu göstermek adına İsrail'le kıyaslama eblehliğini yapan bazı küçük kafalar ülkeyi sadece Amerika'nın kucağına atmıyor, bu ülkenin hatta Ortadoğu'nun geleceğini ipotek altına alıyor. Bu ülkenin meşruiyetini İsrail'le kıyaslayan, kendi vatandaşlarıyla ilişkisini bir işgal gücünün bakışına indiren bakış açısı, TSK'nın operasyon gücünü överken orduya, ülkeye en büyük aşağılamayı yaptığının farkında mı bilemem.

ABD'ye karşı dün öfke yağdıranlar, verdiği lojistik destek karşısında bir anda adeta en büyük Amerikan taraftarı bir dille konuşmaya başlamaları bu kırılmanın ne kadar köksüz, tarih ve kültürden beslenmeyen hatta günceli bile okumaktan aciz bir bakış açınsın sonucu olduğunu rahatlıkla görür.

Kürtlerle aramıza Amerika'yı sokan bu çığırtkan beyinlerin o kadar derine inmelerini beklemesek bile şu soruyu sormaları beklenir. Türkiye'ye hava koridoru açmakla, Amerika'nın, Meksika'ya terör gruplarına karşı Los Angeles'te askeri harekat yapmasına izin vermesiyle aynı anlama geldiğini iddia edenlerin, bu yardımın neyin karşılığında olduğu sorusuna cevap aramalarını beklemenin pek anlamı yok.

Uzun vadede, bölgenin en eski kavimleri olan, ortak medeniyetin yoğurduğu ıraktaki tüm gruplarla ilişkilerini Amerika üzerinden kurmaya razı olmanın karşılığı açılan hava koridoru değildir. Olsa olsa bölgeye açılan tarihi, kültürel ve stratejik penceremizin kapatılması demektir.

 
Bir panzehir olarak sufizm Yazdır E-posta
13 Aralık 2007 08:32, Perşembe
Bir “panzehir olarak sufizm”

Yazının başlığını, The Christian Science Monitor dergisinde yayınlanan bir yazıdan esinlenerek koydum. Bu son derece provokatif başlığın içeriğini nasıl doldurursanız doldurun en azından bir arayışın işaretlerini veriyor.

Amerikalı okuyucu için sufizm denilince ne anlamak gerektiği konusunda bir giriş yapan Jane Lampman, Mevlana Yılı nedeniyle yapılan etkinliklerden yola çıkarak son yıllarda İslam hakkında terör imajının gittikçe yaygınlaşmasına rağmen Mesnevi'nin son on yılda Amerika'da en çok satılan şiir kitabı olmasındaki paradoksa vurgu yapıyor.

Pekçok Müslümanın; “İslam'ı rehin alan İslamcı aşırılıklara karşı sufi geleneğin bir alternatif” olabileceğine inandığını da ekleyerek konuya geliyor. Tarih, gelenek, evrensel insan sevgisi, ilahi aşk gibi tümüyle metafizik, hatta dinle alakalı kavramı sıraladıktan sonra son derece siyasi alana getiriyor.

Seyyid Hüseyin Nasr'ın yeni çıkan kitabı (The Garden of Truth) vesilesiyle söylediklerini de teorik arkaplana yerleştirerek projeyi meşrulaştırıyor. “İslam dünyasında sufizm, fundamentalizm olarak bilinen dini radikalizmin panzehiri olduğu kadar modernizme karşı da en güçlü cevaptır.”

Batı'da yaşayan kimi sufi figürlerden örnekler vererek Batı için islam'la kuracağı ilişki konusunda yeni açılımlar öneriyor.

Takdir edersiniz ki, burada yapılan tartışma sufizmin (tasavvufun) İslam düşüncesindeki yerinin ne olup olmadığı değil. Daha çok politik ve de stratejik bir mesele olarak küreselleşmeye, liberal ahlaksızlığa, Amerikan hegomonyasına karşı duran, direnen İslam dünyasının ehlileştirilmesine yönelik operasyonun ne türden argümanlar kullanıyor oluşudur.

11 Eylül sonrası başlatılan tartışmaların odağında teolojik ve pratik anlamda İslam'ın anlaşılması meselesi vardı. Ve İslam'ın nasıl anlaşılması gerektiği konusu, projeye kafa yoranlar açısından, işgalden daha önemli ve uzun vadeli olarak gündemde kalacaktır.

Bir yanda Irak işgal edilip, bölgenin siyasi, ekonomik ve demografik yapısı altüst edilirken geri planda daha uzun vadeli stratejiler geliştiriliyor. Bu anlamda Büyük Ortadağu Projesi'yle en son gündeme gelen ve yeni açılımlarla devam edecek olan operasyonun en tehlikeli boyutu askeri olduğu kadar, hatta daha fazla, bölgenin medeniyet genlerini oluşturan kültürel kodlarından, inanç sistemine yönelik müdahaledir.

Açıkca İslam'ın mevcut küresel sisteme meydan okuyan, alternatif hayat tarzı, dünya tasavvuru karşısında, Müslümanların direniş ruhunu ve gücünü kıracak çözümler peşinde. Bunun en önemli basamağı da İslam anlayışının, onun diriltici soluğunun çağdaşlaşma, küreselleşme, sekülerleşme adına deforme edilmesidir. Müslümanların siyasi ve entelektüel olarak yapmaları gereken hazırlık bu alanda olmalı.

İşgal bir gün bitebilir, bombalar susabilir, açılan yaralat sarılabilir; fakat, çeşitli yöntemlerle İslam'ın küresel sisteme uyumlu hale getirilmesi, protestanlaşması yani kapitalist ilişkilere uygun hale getirilmesi en büyük tehlike olarak karşımızda duruyor.

Bu gerekçelerle Amerikalılar Ezher'in müfredatına müdahale etmek istiyor. Bu nedenle Taliban militanı yetiştirdiği suçlamasıyla yüzlerce yıllık geleneği olan Pakistan'daki medreseler kapatılmak isteniyor. Bu nedenle İslam dünyasında birtakım isimler model olarak öne çıkarılıp destekleniyor.

İslam'ın kapitalist sisteme entegre edilmesi, onun bir sistem olarak “yeni sömürgecilik” karşısında bir bir direnişi temsil etmekten uzaklaştırılması, insanlık adına ele geçirilmemiş hayat alanı/adası olmaktan çıkarılması anlamına gelmektedir. Yoksa Amerikalılar neden şimdi sufizmi keşfetmiş olsunlar?

Amerikan karşıtlığı adına ılımlı İslam söylemine karşı çıkan ulusalcı-batıcı ittifakın bu proje ile bir alıp veremediğinin olması düşünülemez. Amerika'nın uygulamaya koyduğu şey, bir zamanlar Türkiye'de gerçekleşen batılılaşma, toplumu dönüştürme çabalarının başarısız kaldığı yerde aynı projeyi revize etmekten ibaret. Türkiye'deki ulusalcı-batıcılardan daha pragmatik ve zekice davrandıkları için, farklı gruplarla işbirliği yapmakta sakınca görmüyorlar. Aynı kadrolara benzer ihale yeniden verilse hiç birinin itirazı olmayacak.

Tasavvuf bir yana sürüme konan “sufizm muhabbeti”ne dikkat. Yapılmak istenen “kitabı olmayan, ilahiyatı olmayan” bir İslam modeli çıkarmak. Batı'da buna teşne birtakım gruplar, sözüm ona İslamcı entelektüeller, liderler bol miktarda var ve tüm İslam dünyasına bunlar pazarlanıyor. Küçük tartışmaları bir yana bırakıp insanlık ve İslam adına sorumluluk sahibi herkes konumunu gözden geçirmeli.

 
Alevilik bir tarikat mı? Yazdır E-posta
29 Kasım 2007 08:43, Perşembe
Alevilik bir tarikat mı?

Alevilik ve Alevilerle ilgili tartışmalar, hükümetin hazırlık çalışmalarını sürdürdüğü yasa paketi dolayısıyla yeniden canlanmış durumda. Ne etnik ne de dini-kültürel anlamda aidiyetleri yerli yerinde konuşamadığımız içindir ki “bu coğrafyanın sahip olduğu zenginlikleri” büyük bir beceri ile devletin, toplumun “yumuşak karnı” haline getirebiliyoruz.

Tarihin yükü olduğu kadar zenginliği sayılması gereken tecrübeyi sırtımızda kambur gibi taşıyarak sorun haline getirdiğimiz içindir ki çözüm bekleyen meseleleri nostaljik duygusallıkla halledemeyeceğimiz çok açık. Fakat nostaljik tuzaklara düşmemek adına tarihi tecrübeyi, kültürel kodları, terminolojiyi bir kenara atarak da işin içinden çıkmamız mümkün değil.

Bizdeki modern toplum projeleri aidiyet duyguları, kimlik politikaları sadece farklı ve alt kültürleri yok saymakla kalmamış, hakim kültür ve kimlikleri de yeniden tanımlayarak adeta kimliksizleştirmiştir. Bu yeniden üretilen kimliğin potasında, tarihten beri medeniyet kurucu vasfıyla miras alınan yapı içeriksizleştirilirken farklı aidiyetler, renklerin de buharlaşacağı varsayılmış. Yani, medeniyet değiştirmek, yeni kimlik edinmek adına tüm farklılıklar teke indirgenerek “modern olana” feda edilmiş… Sovyetler'in modern toplum inşa yöntemleri ile cumhuriyet elitinin çağdaş toplum imajinasyonu arasında şaşırtıcı benzerlik biraz da modernliğin 'tek-tipleştirici' doğasından kaynaklanıyor.

Bu yok sayma ve içeriksizleştirme sürecinde tarihsel, kültürel ve toplumsal bağ/lam/lar da çözülmüş. Ta ki yeni bir durum daha doğrusu sorun olarak karşımıza çıkana kadar…

Alevilerle ilgili tartışmalarda siyasi hesaplar ve projeleri bir yana bırakacak olursak; sağlıklı bir tartışmanın yürütülmesine imkan sağlayacak 'dil'i kaybetmiş bulunuyoruz. Tartışmanın zeminini oluşturan tarihi, dini bağlamları yerli yerine oturtulmadan ne modern anlamda kimlik inşasının nerede çöktüğü anlaşılabilir ne de post-modern anlamda ayrışmalar kavranabilir.

Aleviler özelinde tam bir tanımlama kargaşası yaşanıyor. Her kesimin kendi aidiyetine göre tanımlama yapması olağan karşılansa bile başkası üzerinden kendini tanımlamasının ise siyasal projeye hatta toplum mühendisliğine dönüşmesi de kaçınılmaz sonuç olarak cumhuriyet tecrübesiyle sabit. Bu arada şunu hatırlatmakta yarar var: Osmanlı birikimi olmadan hâlâ Türkiye'de, Oradoğu'da Balkanlar'da hiçbir etnik ve kültürel tanımlamalar yerli yerine oturtulamaz. Bu realite Osmanlı uygulamasını idealize etmeyi gerektirmiyor, sadece tanımlama, anlama ve taşları yerli yerine oturtmak anlamında böyledir. Cumhuriyet dönemi kimlik politikaları ile Osmanlı arasındaki farka işaret ederken şu husus hep gözardı edilir: Osmanlı çok kültürlü, çok etnik yapılı bir imparatorluktu. Buraya kadar tamam da bir de şu husus var: Osmanlı aynı zamanda 'çok İslamlı' bir yapı idi. Bunun anlamı şu; İslam dairesi içinde farklı mezhep, tarikat, anlayışlara da yer veren bir yapı söz konusu…

Bu durum kendi içinde de kategorileri, tanımlamaları, konumları ve tanımla/lama/ları beraberinde getirecektir. Tek bir din anlayışı dayatmıyorsanız farklı yol ve meşreplere de alan açıyorsunuz demektir.

Modern tecrübe bize (Sünni) İslam anlayışını da içeriksizleştiren, nevzuhur bir toplum ortaya çıkardı: bunun dışında kalanların da ya din dışı sayılmaları ya da dinin temel yoluna alternatif olmaları gibi kamplaşma kaçınılmazdı. Bırakalım dini literatürü tarih ve kültürden habersiz Türk aydını ve siyasetçilerinin dilinde (bu yok sayılmışların) her siyasi ve ideolojik propagandaya uygun malzeme olmaları beklenmeliydi.

Şimdi gelinen noktada Alevilik kimine göre bir din, kimine göre Sünni İslam'ın alternatifi bir yorum, kimine göre tarikat; bir kesim için laik Türk İslam yorumu… Bu liste uzatılabilir.

Şimdi revaçta olan tanımlamaları ele alalım; eğer farklı bir dini akımsa, İslam dışı akım olması gerekirdi. Özellikle AB çerçevesinde kimilerince Aleviliği İslam'a alternatif din gibi algılanmak istenmesi dikkat çekici. Benzer durum daha derileştirilmiş ayrımcılık olarak Arnavutluk'ta yaşanıyor.

Eğer Alevilik Sünnilik'ten ayrı (olmadığı söylenemeyeceği açık) ve farklı bir yorumsa bunu adı mezhep olması gerekir. Şiilik gibi temel metinleri olan, fıkhi ya da akidevi yorum. Nitekim dönemsel olarak Osmanlı'da böyle yaklaşıldığı durumlar olmuş. Safeviler'le sorun büyük ölçüde dengeye oturduktan sonra daha farklı yaklaşım sergilendiğini biliyoruz. Özellikle son dönemlerde tarikat, tekke olarak kabul görmesi en azından toplumsal meşrulaşmaya işaret eder.. Ve bu statüde resmi temsilleri bile söz konusu.

Nitekim Alevi dergahlarının tekke-zaviyeleri yasaklayan çerçeveye alınması bu mirasın devamıdır.

Tüm bu ve benzeri tanımlamalardan hangisini esas alarak tartışıyor, fikir beyan ediyoruz belli değil. Hatta bu kavram kargaşası içinde yasal düzenleme/ reform çalışmaları yapmaya hazırlanıyoruz.

Kabul edilen her tanımlama beraberinde farklı sorunları ya da açılımları getiriyor. Eğer tarikat olarak kabul ediliyorsa (son zamanlarda bu vurgu öne çıkıyor) o zaman Tekke-Zaviye Kanunu meselesini halletmek gerekecek. Mesela yasaklanan ama fiili olarak devam eden diğer tarikatlar için ne buyuruluyor? Kendi dilini, kavramlarını kaybetmiş, medeniyetinin şifresini yitirmiş bir toplumun acziyetidir yaşamakta olduğumuz.

 
İsrail'in, meşruiyet ve tehdit kaynakları Yazdır E-posta
22 Kasım 2007 07:27, Perşembe
İsrail'in, meşruiyet ve tehdit kaynakları

Türkiye'de İsrail Başbakanı Perez'in ne Abbas'la birlikte sempatik pozlar vererek çektirdiği resimler ne de “nüfuz casusluğu”nu hatırlatan tarzda medyada çıkan yazılar bazı gerçeklerin üstünü kapatmaya yetmiyor. Ne güzel görüntü değil mi. Türkiye İsrail'le Abbas'ı (Filistin'i değil) barıştırmış (zaten küs değillerdi) böylece bölgesel güç olduğumuzu kanıtlamış olduk. Bu arada Abbas'a verilen desteğin Hamas'a Türkiye'den vurulmuş bir darbe anlamına geldiği ( nitekim Abbas Filistin'e döner dönmez hızını alamayarak Hamas'a karşı darbe çağrısında bulundu) ise hiç gündeme gelmedi. Daha önce Gazze'ye kurulan sanayi bölgesi Batı Şeria'ya, seçimle iktidar olan Hamas yönetimine vaat edilen 1 milyon dolarlık yardımın Abbas'a verildiğini ise kimse fark etmedi.

Her İsrail ziyaretinde belli kalemlerin döşendiği övgü yazıları da işin sosu gibiydi. Türkiye'nin İsrail'e ne kadar ihtiyacı olduğu (İsrail'in Türkiye'siz bölgede nefes alamayacağı gerçeği ancak bu kadar çarpıtılabilir) ülkemize lütfettiği dostluğun gerici Araplara karşı Türkiye'nin modern batılı yüzünü pekiştireceği türden yorumların yer aldığı, okuyucusunu ahmak yerine koyan bir medya dili ancak nüfuz casusluğu ile tanımlanabilirdi.

Ortadoğu'nun, İran'ın nükleer tehdit olmaya doğru adım attığı, dünya barışını tehdit ettiği yönünde Amerikan baskısıyla yeni bir savaşın eşiğine geldiği daha doğrusu Irak'tan sonra yeni bir insanlık dramının sahnelenmesi için hepimizin figüran yapılmak istendiği bir ortamda ne türden tehditlerin örtbas edildiğini hatırlatmakta yarar var. Önümüzdeki dönemde bölgeyi altüst edecek tek sorunun İran'ın nükleer enerji elde etme çabalarının bir Amerikan saldırısına sebebiyet verip vermeyeceğidir. İster istemez bizde de dikkatler bu yöne odaklanmış bulunuyor. Oysa yıllardır Amerika'nın yegane stratejik müttefiki olan İsrail'in nükleer silah sahibi olduğunu kimse hatırlamak istemiyor. Üstelik yavuz hırsız misali, İran'ın barışı tehdit eden bu çalışmalarını engellemek için İsrail'in saldırı düzenlemesi nedense kazanılmış meşru bir hak gibi algılanmaya başladı.

İsrail'in bölgede tek nükleer güç olduğu, özellikle Yahudi bir teknisyen Mordehay Vanunu'nun 1986'da Sunday Times'a nükleer tesislerin resimlerini vermesiyle aşikar hale gelmişti. Ne var ki, İsrail'in nükleer çalışmaları o tarihten çok öncelere gidiyor. The Guardian'da (George Monbiof, 20 Kasım 2007) çıkan bir yazıda açıkca dile getirildiği gibi, İsrail'in nükleer faaliyetleri 1968'lerden öncesine dayanıyor ve Amerika o zamandan beri buna ses çıkarmıyordu. Yani, Şah yönetimi altındaki İran'ın İsrail'le sıkı işbirliği yaptığı, Ahnedinejad'ın “İsrail'i ortadan kaldıracağız” türü söylemlerinin gündemde olmadığı dönemlerde… Tüm bölgeyi tehdit eden bir nükleer silah elinde olduğu ve hâlâ Filistin'in, Suriye'nin topraklarını işgal altında tuttuğu halde potansiyel tehlike söylemi ile çevresini tehdit edebiliyor. Şu haliyle sınırları belli olmayan, işgalin nereye kadar uzanacağı ve ne zaman sona ereceği belli olmayan bir güç olarak İsrail'in fiili bir tehlike olduğu gerçeğini gözardı etmeye yetmiyor “potansiyel tehlike” söylemleri. Hele Kudüs gibi bir yarayı yok sayarak nüfuz casuslarının İsrail efsanelerine methiye düzmeleri gerçeği yok etmiyor.

İsrail'in en ölümcül silahı elindeki nükleer bombalarsa bunu politik kazanca dönüştüren güç ise siyonizmdir. Ankara'da Abbas'la yan yana barış gülücükleri dağıtan Perez'in (bazılarına göre bilge siyasetçi) henüz Tel Aviv'e döner dönmez, dışişleri bakanının yaptığı açıklama, barıştan ne anlamamız gerektiği hakkında yeterince açıklayıcı. “İsrail bağımsız bir Filistin devleti kurulmasına onay verebilir ancak; tüm Arapların bu devlete gönderilmesi şartıyla.” İsrail dışişleri bakanının yaptığı açıklamaya göre; “İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin anayurdudur ve sadece Yahudiler içindir.” Modern siyaset bi-liminin ulus devleti keşfetmesinin üzerinden bunca zaman sonra laik Batı'nın bir din devletini kendi elleriyle inşa edişinin fotoğrafı değil de nedir.

Siyonizm ne kadar farklı evrimlerden geçerse geçsin sonuçta dini esas alan ırkçı bir rejim. Ve İsrail varlığını, işgalciliğini bu ideolojinin referanslarıyla meşrulaştırıyor.

İsrail'in elinde meşrulaştırıcı ve tehdit edici iki silah var: Biri siyonizm diğeri nükleer bombalar. Her ikisi de uluslararası hukuk va anlaşmalara göre suç. Siyonizm, Birleşmiş Milletler tarafından ırkçı bir ideoloji olarak kabul edilmiştir. Elindeki nükleer silahlar her türlü nükleer anlaşmaya aykırı ve denetim dışı.

Tehdit ve meşruiyet böyle sağlanıyor demek ki. Uluslararası hukuk denilen şey de adaletten çok gücün belirlediği bir yaptırım değil mi zaten.

 
Asıl nükleer kriz Pakistan'la Yazdır E-posta
13 Kasım 2007 08:12, Salı
Asıl nükleer kriz Pakistan'la

Geçen haftadan beri devam eden Pakistan'daki kriz bir müddet daha devam edecek görünüyor. Ve geçen haftadan itibaren bu konuyu ele almak ihtiyacını hissetmemin nedeni krizin bölgesel hatta küresel bilek güreşiyle alakalı boyutu olması nedeniyledir. Pakistan'da yaşanan kriz salt iç yapısının sosyal ve siyasal anlamda “yeterince olgunlaşamamasına”, hele bazı aklı evvellerin yaptığı yakışıksız karşılaştırmada olduğu gibi Hindu inancına bağlı 1 milyar nüfusuyla Hindistan “örnek demokrasi”yi gerçekleştirirken Müslüman Pakistan'ın darbelerden başını alamamasına indirgenemez…

Pakistan'ın ekonomik durumu, kültürel aidiyeti, toplumsal özelliklerini kavramadan “çağdaş toplum ve demokrasilerde” diye başlayan şablon yorumların gerçeğe tekabül eden bir tarafı olamaz. Geçen haftaki yazımda özellikle belirttiğim gibi tüm olup bitenleri dış güçlere bağlayan kolaycılıkla siyasal ve sosyolojik analiz yapmak adına olayı Pakistanlıların kültürel aidiyetini sorumlu tutan Batı merkezli, hatta eurocentric çözümlemelerin bir derde şifa olmasını beklemek beyhudedir…

Krizin muhtemel sonuçları ve nedenlerine ilişkin yapılan yorumların önemli kısmında uluslararası faktörlere vurgu yapmalarına karşın Pakistan'ın sahip olduğu en büyük kozunun kendisi adına nasıl bir zaafa dönüştüğü üzerinde pek durulmadı. Pakistan'daki krizin ismini koyacak olursak buna 'nükleer-politik kriz' diyebiliriz.

Pakistan'daki iktidar mücadelesini etkileyecek en önemli faktör sahip olduğu nükleer silahları nasıl ve kimin kontrol edeceğidir. Hatırlanacağı üzere Pakistan nükleer silah üretimini gerçekleştiren Ziya ul Hakk'ın sabotaj sonucu bir uçak kazasında ölmesini, pek çok analist tarafından, böylesi tehlikeli oyunlara teşebbüs etmeyi düşünen siyasi liderlere ihtar makamında bir “cezalandırma” olduğu yorumu yapılmıştı. Bu gerekçenin, “komplo teorisi” deyip geçiştirilemeyecek kadar dünya siyasetinin ve güç dengelerinin nasıl işlediğine dair somut açıklama biçimi olmadığını kim iddia edebilir? Bırakın nükleer silah sahibi olmayı, nükleer enerji elde etme teşebbüsü yüzünden İran'a nasıl tavır takınılıyor? Neredeyse işgal edilecek, en azından tehditler o yönde… Bu nedenle Amerika üçüncü dünya savaşının çıkabileceğinden bahsediyor.

Tıpkı petrol uğruna imparatorlukların parçalanması gibi nükleer silah gibi dengeleri değiştirecek silahın istenmeyen güçlerin eline geçmemesi için de çok şeyin göze alınacağı ortada. Nükleer silah petrol gibi büyük güçler açısından bağımlılık oluşturmasa da askeri anlamda dengeleri etkileyecek faktör…

Amerika'nın Ortadoğu kuşatması bir yönüyle küresel kapitalizmin geldiği aşama ile doğrudan alakalı ise, diğer yönü ile de ABD'nin muhtemel rakipleri karşısındaki hegomon pozisyonunu koruma stratejisiyle alakalıdır. Bu pozisyonda ABD, bir taraftan enerji kaynaklarını güvence altına almak (ele geçirmek) ve pazarlıkta askeri anlamda da üstün olmak için yığınak yaparken diğer tarafta saha temizliği yapıyor. Sorun çıkaracak güçleri önce 'sistem dışı'na itip tehdit olarak ilan ediyor, sonra da sistemik güçleri yanına alarak ortadan kaldırıyor.

Saddam önce tehdit olarak ilan edildi sonra onu ortadan kaldırmak adına Irak tümüyle etkisiz hale getirildi.

Küresel kapitalizmin İslam coğrafyasındaki toplum modelini tüketim toplumuna entegre edememesi ya da dünya görüşü anlamında alternatif model olarak kendine tehdit görmesi ile ABD'nin İslam dünyasını sistemik açıdan “meydan okuma” potansiyelini algılaması hem güvenlik hem ekonomik gerekçelerle medeniyet çatışması tezinde rakip kamp olarak yorumlanmasına neden oluyor.

“Medeniyet çatışması” tezinin temennilerle önlenmesi ya da ikna edilerek atlatılması mümkün görünmüyor. Küresel kapitalizm varlığını sürdürebilmesinde İslamın toplumsal, kültürel anlamda ve insan tekinin verili dünya içindeki konum ve anlamlandırılışını tehdit olarak algılaması hegomon güç olarak Amerika'nın bu coğrafyaya farklı gözle bakmasına neden oluyor. Olaya bu açıdan yaklaşınca, Kuzey Kore ile bir çırpıda anlaşabilen ABD'nin Ortadoğuyu kendi haline bırakmak istemeyeceği aşikar.

Tüm bu genellemelerin Pakistan'daki siyasi krizle alakası şu olabilir: Amerika, 19. yüzyılın sonundaki “büyük oyun”un hemen hemen aynı aktörlerle yeniden sahnelendiği bu coğrafyada Pakistan'ın elinden nükleer silahı bir şekilde almak istemektedir. Geçen hafta üst düzey bir Rus diplomatın “Pakistan İran'dan daha tehlikelidir; çünkü, İran nükleer tehlike bile değilken Pakistan nükleer silaha sahip ve bunun İslamcı bir iktidarın eline geçmesi büyük bir tehdittir” mealinde ABD'ye “uyarı”sı oldu.

Amerika'nın Pakistan'a ve terörle mücadele adına halkını karşısına almaktan çekinmeyen bir yönetime (tercihen askeri) ihtiyacı var. Ama bu elinde nükleer silahı olmayan bir Pakistan olmalıdır.

Önümüzdeki dönemde, Pakistan'dan içine itildiği kaostan kurtarılması karşılığında nükleer silahlarından vaz geçmesi (ABD'ye teslim etmesi) istenirse şaşmamak gerek. Olaylara bir de bu yönden bakamayı deneyelim.

 

Toplam 21 haberden 10 - 18 arası gösteriliyor

 
 
 

HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ

 
MEDYA PAZARI © 2002 - 2009 Tüm Hakları Saklıdır.
Tel: 0212 671 0700 | Fax: 0212 671 0717      iletisim@medyapazari.com