Erkam Alışveriş
 
 
 
08 Ocak 2009, Perşembe
 
VİDEO
Muhalefet boşluğu da, iktidar boşluğu gibi doldurulur... Yazdır E-posta
26 Şubat 2008 08:22, Salı

Seçimleri kazanıp tek başına iktidar olmak, bir parti için siyasette nihai başarıyı ifade eder.
Ancak kendisi dışındaki partilerin iktidar alternatifi olamadıkları ve izlenen siyasete alternatif politikaların üretilemediği bir ortam da, o partiyi hatalara sürükleyebilir.
Sade AK Parti'nin değil, Türk demokrasisinin de zaafı şu anda "alternatifsizlik" görüntüsünün siyasetin üzerine çökmüş olmasıdır.
Tabii ki bu sadece bir "görüntü "dür.
Doğada da, toplumlarda da "alternatifi olmamak" gibi bir durum yok.
Üstelik bir sorun çözümlendiği anda yüz tane yeni sorun türeyen bir coğrafyanın ülkesi olan Türkiye'de hiçbir siyasi parti, iki tane seçimin sonucuna bakıp değişmez iktidar olduklarını iddia edemez.

Boşluklar doldurulur
Siyaset bilimi ve tarih kitapları, bu coğrafyada en güçlü oldukları dönemlerde dibe vuran kadroların öyküleri ile dolu. Eğer anayasal demokrasinin vazgeçilmez öğeleri olan siyasi partiler iktidarlara alternatif oluşturamıyorlarsa, bu kez parlamento dışı muhalefetler ve hatta uluslararası muhalefetler oluşuveriyor.
Siyaset boşluk kabul etmez. İktidarın yokluğu gibi muhalefetin yokluğu da, demokraside kriz anlamına gelir. Muhalefetin boşluğunu da parlamento dışındakiler doldurur.
"Demokratik siyaset" sadece iktidarın var ve güçlü olması değildir.
Örneğin Ana Muhalefet CHP, iktidardaki AK Parti'nin Avrupa Birliği siyasetindeki topallamayı vurgulayıp reform sürecini pozitif yönde etkileyecek eleştiriler getirebilseydi...
Örneğin MHP başörtüsü konusundaki özgürlük arayışına verdiği desteği, temel hak ve özgürlüklerin evrensel içeriğinin tümü için de verebilseydi...
Örneğin DTP'liler bölücü terörü kınamayı da göze alarak Kürt realitesi için barışçı ve demokratik siyasi çözüm üretimine katkıda bulunabilselerdi... Bütün bunlar yapılamadığı için, bunları seslendiren ve ortak zeminleri "demokrasi" olan, her biri özgür, özerk ve bağlantısız gazete köşe yazarlarının tümüne birden "liberaller" denilip, sanki bir koalisyon parçalanmışçasına bunların AK Parti'den ayrıldıkları falan varsayılıyor.

Cumhuriyet Muhafızları
Gazete bordroları ile siyasi parti üye listelerini karıştıran bazıları da yönettikleri gazeteleri muhalif parti kimliğine sokmaya çalışıyor.
Bazıları da görev yaptıkları anayasal kamu kurumlarını "Cumhuriyet Muhafızı " kimliği içinde demokrasinin alternatifi konumuna getirmeye çalışıyorlar. Bu şekilde hukukun üstünlüğünün, "üstünlerin hukuku" biçiminde algılanmasına sebep oluyorlar. "Kuvvetler ayrılığı" sanki kuvvetlerin savaşıymış gibi görünüyor.
Demokratik yaşama sürekli işin alfabesinden başlamak gerçekten bıktırıcı bir süreç oluşturmakta. Demokrasinin sade farklılıkların değil, uzlaşmaların ve asgari müştereklerin rejimi de olduğunu bizden önceki sayısız kuşak siyasi ve sosyal felaketler yaşayarak öğrendi.
Kan davasına dönüşmüş saplantıların, yurt ve dünya gerçeklerinin reddettiği önyargıların ve kamplaşmaların ısıtılıp tekrar tekrar sofraya sürülmesinin, çoğulcu demokratik sistemin sağlığına ters düştüğünü herhalde herkes biliyor.
Bir ülkedeki güven ve istikrar ortamının ana sorumlusunun da, yararlanıcısının da iktidarlar olduğu herhalde AK Parti iktidarının kadroları tarafından biliniyor. "Öfke "yi bir söylem biçimi olarak benimseyenlerin, bu öfkenin sonunda kendilerini vurduğunu bilmeleri de, geçmiş deneylerden herhalde öğrenilmiştir.
Önceki günkü Akşam'da Sevim Gözay, Boyner Yayınları'ndan çıkan "Sözlü Dövüş Sanatı-Tongue Fu" dan alıntılar yapmıştı. Bunlardan bazılarını hatırlatarak, yazıyı noktalayalım:

Bencillik ve hoşgörü
- Tartışma bilgi değiş tokuşu, münakaşa ise duygu değiş tokuşudur.
- Birçok insan düşündüğünü sanır; aslında yaptıkları sadece önyargılarını yeniden düzenlemektir.
- Hoşgörü; başkalarının inanç, uygulama ve alışkanlıklarını, onları mutlaka paylaşma ve kabul etme gereği olmadan, anlamak için gösterilen olumlu ve nazik çabadır.
- Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor, kimse kendini değiştirmeyi akıl etmiyor.
- Bencillik; canının istediği gibi yaşamak değil, başkalarından sürekli kendi istediğiniz gibi yaşamalarını talep etmek demektir.
- Dünyanın yarısı söyleyecek bir şeyi olan ama söyleyemeyen, öteki yarısı da söyleyecek bir şeyi olmayan ama durmadan konuşan insanlardan oluşur.
- Duygularınızı kontrol edememek küreksiz bir kayıkta gitmeye benzer; karşınıza çıkacak ilk kayaya çarpıp parçalanmaya mahkûmsunuz demektir.
 
"Nerede kalmıştık" diyerek yola çıkamayız... Yazdır E-posta
25 Şubat 2008 10:03, Pazartesi
Türkiye'de ne kadar farklı dönemlerde seslendirilse de her zaman cevabı kolayca verilebilen soru bellidir:
- Nerede kalmıştık?
Bundan 10 ay önce Sabah'ta bu köşeden siz sayın okurlara veda ettiğimizde neleri konuşup tartışıyorduysak, bugün de aynı konulara aynı cümlelerle kaldığımız yerden devam edebiliriz.
Böyle yaparsak kimse de kalkıp "Kendini tekrar ediyorsun" diyemez.
Çünkü dünün gündemi ile bugünün gündemi hemen hemen aynı görüntüdedir..
Herhalde bu nedenle bazılarının en sevdiği yemek "temcit pilavı" dır... Bazılarının hayat felsefesi de herhalde yine bu nedenle "Dön baba dönelim, hacılara gidelim" dir.
"Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" tekerlemesi, sade eğitim hayatında değil siyasal ve düşünsel yaşamda da egemen olan ezberciliği ve aymazlığı vurgulamaz mı?
Oysa yurtta da, dünyada da herkesi derinine etkileyen müthiş bir değişim yaşanmakta.

DEĞİŞİMİN ÇAPI
Birileri gündeme bakıp "her şey eskisi gibi" diye düşünebilir. Dünün koşullarında oluşmuş söylemlerle bugüne de yorum getirebileceklerini zannedenlerin sayısı hâlâ az değil.
Ancak gündemin dış görüntüsü aynı olsa da, bu gündemin altyapısı da, bireylerin ve toplum kesimlerinin gündeme bakış açıları da eskisinden çok farklı.
Mesela Irak sınırları içindeki son askeri harekâtın iç kamuoyundaki yorumlanmasına bakın. Tabii ki hemen herkes bu harekâtın başarılı olmasını ve bölücü teröre karşı mücadelede başarı kazanılmasını yürekten istiyor.
Ama aynı şekilde sadece askeri yöntemlerin "Güneydoğu sorunu "nun çözümüne yetmeyeceği de şiddetle seslendiriliyor.
Dün ile bugün arasında böyle bir fark var şimdi. "Kürt realitesi " ile "bölücü terör" toplum bilincinde ayrı olgular artık.
Örneğin TBMM'de "baraj "ı aşmayı başarmış bir DTP var. Yani Kürt realitesi siyaseten temsil de ediliyor yasama organında. Bu durum ise hem fırsatların, hem de çeşitli zorlukların kaynağı konumunda.
Diyelim ki sınır ötesi askeri harekât konusunda Amerika'dan da, Avrupa'dan da destek aldınız. Ama artık "iç destek" de dış destekler kadar önem taşıyor.

HER ALANDA DEĞİŞİM
Çünkü eski model "diyalog" aslında bir monologu ifade ediyordu. Şimdi ise, diyalogun taraflarından biri diğer tarafın hiç hoşlanmayacağı ve hatta duymak bile istemeyeceği söylemleri, demokrasi ve çok seslilik adına seslendiriyor.
Tabii bir de güney komşumuz Irak eski Irak değil.
Artık Amerika da güney komşumuz. Ayrıca Irak'ın kuzeyinde bir Kürt "yarı-devlet "i var.
Biz gazete yazarları siyasetçilerin çözüm üretmelerini bekleriz hep.
Bugün mesela Güneydoğu sorununa çözüm üretmek bir yana, bunu yeni boyutları ile değerlendirebilmek bile ayrı bir sorun oluşturmakta.
Artık öğrenmiş olmamız gerekiyor.
Yeni boyutları ile değerlendirmediğiniz bir sorun hakkında eski verilere dayalı çözümleri zorladığınız takdirde, eskisinden daha büyük krizlerle karşılaşabilirsiniz.
Bu durum sade Güneydoğu için geçerli değil.

CESARETİN TANIMI
Laiklik tartışmaları da "Yeni Türkiye" nin sosyopolitik gerçeklerine dayalı olarak eskisinden farklı içerikte değil mi? Veya dış ticaret hacmi 300 milyar dolara dayanmış bir ülkenin ekonomisini dünya ekonomik konjonktüründen soyutlayabilir misiniz?
Hep Hemingway'in "cesaret" tanımını hatırlarım:
- Cesaret tehlikelerin üzerine akılsızca gitmek değildir. Cesaret tehlike karşısında zarif davranmaktır!
Bu sütunda "kodu mu oturtan" bir üslup bulmanız eskiden de mümkün değildi, bundan sonra da bulunamayacak.
Anayasal demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, temel hak ve özgürlüklere, çok sesliliğe, bilgiye, görgüye, serbest rekabete, şeffaflığa saygılı, barışı, uzlaşmayı ve insan sevgisini kutsayan çizgi bu sütunun çerçevesini belirleyecek.
 
Terörle savaşın yegane cephesi Kuzey Irak değil ki Yazdır E-posta
26 Ekim 2007 09:45, Cuma



Teröre karşı verilen mücadeledeki cephelerin sayısı tabii ki birden fazla.
Dışarıdaki cepheler, adeta dünya kadar geniş.
PKK'nın siyasi bağlantıları, parasal kaynakları, kendine özgü diasporası gibi olgular yanında, merkezinde Irak'ın bulunduğu Ortadoğu ve dünya dengeleri, Amerika'nın ikilemleri, İran, Şiilik, Sünni direnişçilerle El Kaide'nin bağlantıları ve Amerikan- Kürt İttifakı da dışarıdaki cepheler açısından değerlendirilmesi gereken öğelerdir.
Yani Irak sınırı boyunca üslenen PKK'lılara yönelik sınır dışı askeri operasyonlar, "Dış cephe"nin sadece küçük bir bölümünü hedef alıyor.
"Dışarı"yı değerlendirirken, karmaşık ve çelişkili durumları da göz önünde bulundurmak zorundasınız.

Afganistan ve Türkiye�
Örneğin ABD, NATO'lu müttefiklerinin Afganistan'da Taliban'a ve dolayısıyla El Kaide'ye karşı verilen askeri harekata daha büyük destek vermelerini istiyor.
Bilindiği gibi Türkiye'de askeri varlığıyla Afganistan'da.
Bir başka deyişle Türkiye, 11 Eylül 2002'de Amerika'yı vuran "Amerika'nın teröristleri"ne karşı Afganistan'da mücadele ediyor. Ancak Amerikan işgali altındaki Irak'tan gelip Türkiye'yi vuran "Türkiye'nin teröristleri"ne karşı Amerika sabır ve itidal tavsiye ediyor.
Bu durumda Türkiye "Ben artık Afganistan'daki askeri gücümü çekiyorum. Tek taraflı ve sadece Amerika için işleyen bir ittifak olur mu" diyebilir mi?
Bunun gibi sayısız başka hesaplanması gereken durumlar var.

Ekonomik ambargo doğru mu?
Örneğin Fatih Altaylı, Ankara'da "Çok üst düzey bir komutan"a "Irak'a yönelik ambargo uygulanması, elektriğin kesilmesi önerileri var. Uygun mudur" diye sorduğunu ve şu cevabı aldığını yazmıştı gazeteport.com'da:
-Bence doğru yaklaşımlar değil. Bizim hedefimiz Kuzey Irak'ta yaşayan Kürt halkı değil. PKK ve onun destekçileri. Biz oradaki halka 1990'dan beri yardım ediyoruz. Onların bizimle bir sorunu yok. Hatta geçmişte bölgede sevgi ve saygı görürdük. Daha önce Kuzey Irak'a yapılan bir operasyonun komutanlığını yaptım. 40 bin askerle içeri girdik. Yerel halktan kimseye bir zarar vermedik ve alkışlandık. O halkı aleyhimize çevirmenin alemi yok. Ambargo orada bize karşı bir antipati oluşturur ve bir işe yaramaz. Ama PKK destekçilerine ambargo yapılmalı. Gelir kaynakları kesilmeli. Bunun yöntemleri var. Ama Kuzey Irak halkına acı çektirmenin bir alemi de yok. Ayrıca elektrik kesintisi yapalım lafları da komik. Orada 1400 megawatt enerji tüketiliyor. Bizden giden sadece 250 MW�

İçerideki cepheler
Belli ki Türkiye'nin Kuzey Irak'taki nokta hedeflere sınırlı askeri operasyon düzenlemesine, Washington da, Bağdat da karşı çıkmak durumunda değiller. Bu konuda Türkiye'nin uluslararası hukuktan doğan haklarının varlığı da, kabul edilmiş durumda.
Ama PKK'yı yok etmeye böyle bir harekatın yetmeyeceğini, dışarıdaki cephelerin sayısız ölçüde çok olması da kanıtlıyor.
Bir de "İçerideki cepheler" var ki, bunlar da dışarıdakiler kadar fazla ve karmaşık yapıdalar.
Örneğin Kürt kökenli seçmenlerin bir bölümünü temsil eden DTP'nin giderek PKK ile özdeş konuma düşmesi, içerideki en önemli sorunlardan biri. Bu arada "Bize PKK terörist örgüt" dedirtemezsiniz söyleminin sürekli tekrarlanmasının artık tadının kaçtığını vurgulayabiliriz.
Ayrıca Türkiye'nin terörle mücadelesinin bir iç politika malzemesi haline getirmek istenilmesi de, içerideki cephenin sorunu konuları arasında.

İktidar kavgası mı?
Bu noktada da Cengiz Çandar'ın Referans'taki yazısından bir alıntı ile konuyu noktalayalım:
-PKK'nın kanlı eylemleri, ülke çapında şok, elem, teessür ve bunların sinerjik etkisiyle müthiş bir öfke dalgasına yol açtı� Bu arada, siyasi iktidar ile hesaplaşmak, onu zayıflatmak isteyen, 22 Temmuz ile ardından 28 Ağustos'ta Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesini sindiremeyenler için tekrar sahneye çıkmak ve bir türlü "siyasi gerilla savaşı" yürütmek isteyenler için ise fırsat doğdu. Bir başka deyimle, ülke içi iktidar savaşının "cephe"si değişti. "Başörtüsü" ve "Malezyalılaşıyor muyuz?" cephesinden, PKK üzerinden verilen "Haydi Kuzey Irak'a; Barzani'yi yok edelim" cephesine geçildi.



Rektörlerden hep bunu bekliyoruz�
YÖK'ün Rektörler Komitesi'nin bildirisinde ''Öfkemiz ne denli büyük olursa olsun, bunun iç barışımızı ve huzurumuzu yok etmesine asla izin vermeyeceğimizi, kamuoyuna saygıyla duyururuz" denilmiş.
YÖK rektörlerinin sade terörle mücadelede değil, iç siyasetin gerginliklerinde de, öfkeleri ne kadar büyük olursa olsun iç barışı ve huzuru gözetmelerini diliyoruz.



Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
 
En ciddi tehdit ve tehlike liberal demokrasidir... Yazdır E-posta
27 Eylül 2007 10:01, Perşembe
Cumhuriyet rejimini hedef almış bulunan en büyük tehlike ve tehdidin ne şeriatçılıktan ne de bölücülükten geldiğini nihayet saptamış bulunuyoruz.
Bu tehdidin adı "liberal demokrasi"dir ve başı görüldüğü her yerde ezilmelidir.
Türk toplumunun anayasal bir demokrasiye sahip olması ve bu anayasanın "Kuvvetler ayrılığı"nı esas alması, kabul edilebilecek bir durum değildir.
"Hukukun üstünlüğü" de, temel hakların ve özgürlüklerin üstün değerler olarak kabul edilmesi de, bizim "rejim"imizi sarsar, çürütür.
Haklı rekabete dayalı serbest pazar ekonomisi, "devletçilik"in anti-tezi olduğu için kabul edilemez.
Laiklik, din ile devletin ayrı olması değil, devletin dinin efendisi olmasıdır. Laikliği "vicdan ve inanç özgürlüğü" biçiminde anlayan liberal demokrasi, elbet de reddedilmelidir.
Her çeşit otoriter ve totaliter düzenin karşısında bulunmak ve "ideolojik devlet"in yanlış olduğunu söylemek, doğrudan "rejim"in değişmesini istemek değil midir?

Çok ileri gidiyorlar
Liberal demokratlar, bu söylediklerimizi savunmakla da kalmıyorlar.
Seçim sonuçlarına saygılı olmak gerektiğini ileri sürmeye kadar da dayandırıyorlar hezeyanlarını. TBMM'de yeterli çoğunluğa sahip olan siyasi partilerin, yasa ve anayasa yapmak ve hatta cumhurbaşkanı seçmek gibi hakları olduğunu bile iddia ediyorlar.
Bununla da kalmıyorlar.
Başı açık olanlar gibi başı kapalı olan kadınların da eğitim hakkından eşit biçimde yararlanmalı gerektiğini savunuyorlar.
Devletin millete değil milletin devlete hizmet etmesi gerektiğini söylüyorlar.
Birey merkezli bir dünya istiyorlar.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi Avrupa Birliği ile entegrasyonu destekliyorlar ve "Kopenhag Kriterleri"nin Türkiye'de üst değerler olarak benimsenmesini savunuyorlar.
"Liberal demokrasi" nasıl Sovyetler Birliği'nde veya İran'ın Humeynici teokrasisinde reddedildiyse, bizde de reddedilmelidir.
Taliban Afganistan'ı veya Suudi Arabistan mı, yoksa Saddam Irak'ı mı liberal demokratlara hayat hakkı tanıdılar ki, biz bunları kabullenelim.
Biz "Batılı" olmak istiyoruz ama ne İngiltere, ne Fransa, ne de İskandinav ülkeleri bize model olamaz. Batı sadece liberal demokrasiden mi ibaret? Batı'da Hitler de var, Mussolini de, Franco da, Salazar da var. Ayrıca Çavuşesku olmasaydı Romanya, Jivkov olmasaydı Bulgaristan şimdi Avrupa Birliği üyesi olabilirler miydi? Yunanistan'ı "Albaylar Cuntası" çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmadı mı?

Pazarları asla
Açık ve seçik koyalım meseleyi ortaya.
Bu liberal demokratlar, Türkiye'nin gelişmiş, uygar dünya ile kaynaşmış, hukukun üstün, idarenin şeffaf olduğu bir ülke konumunda bulunmasını hayal ediyorlar. AK Parti iktidarını da bu yönde ilerlemesi, Avrupa Birliği'ne uyum çalışmalarını hızlandırması için baskı altında tutuyorlar.
Bu nasıl kabul edilebilir ki?
Bu liberal demokratlar yüzünden AK Parti'nin gizli emelleri perdeleniyor. Bu nedenle rahat rahat "darbe istiyoruz" bile diyemiyoruz.
Bunlar adımızı "demokrasi düşmanı"na çıkardılar.
Bu noktada "Biz kimiz" diye sorarsanız, buna da cevap verelim:
- Biz Ertuğrul Özkök ve arkadaşlarıyız. Biz haftanın altı günü Ankaralı, pazar günleri de dünyalı olmaya çalışanlarız. Hafta arası liberal demokratları, pazar günleri de şarap markalarını listeleriz. Biz "Pazarları asla" şarkısını söyleyenlerdeniz. Haftada bir gün Batılı olabiliriz.

ŞAKA
Kimin neyi ne zaman yiyeceği bilinmez
Her inançtan insanların defnedildiği bir kabristanda, bir mezarın üzerine kase ile pirinç koyan Budist'e, yandaki mezarın üzerine bir demet gül koyan Hıristiyan takılmış,
- Senin müteveffa bu pirinçleri ne zaman yiyecek, diye sormuş.
Budist bunu duyunca gülmüş ve cevap vermiş:
- Senin müteveffa ne zaman bıraktığın gülleri koklayacaksa, benimki de o zaman pirinçleri yiyecek.
Bu fıkrayı neden hatırladığıma gelince.
Mısır'da Krallar Vadisi'ndeki firavun Tutankamon'un mezarında 3 bin yılı aşkın ve geçen zamana göre iyi korunmuş 8 sepet meyve bulunmuş. Eski Mısır'da ölülere sunulan bir tür hurma olan palmiye meyvesinin hala iyi durumda bulunduğunu belirten Mısırlı arkeologlar, kazılarda ayrıca 20 tane armut şeklinde kaplara rastlandığını ve bunların firavunun öteki dünyaya yolculuğu için erzakla doldurulduklarını tahmin ettiklerini söylemişler.

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
 
Rejim kendini koruyor ama rejimperestler ona güvenmiyor Yazdır E-posta
24 Eylül 2007 09:03, Pazartesi



Önce AK Parti'nin 22 Temmuz seçimini eskisinden daha büyük oy oranı ile kazanması,
sonra Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesi ve son olarak da yeni bir anayasa için çalışmalara başlanması, "yukarı mahalle" sakinlerindeki "Ya rejim tehlikeye girerse" içerikli endişeleri körükledi.
Bu endişeleri söze ve yazıya döken yukarı mahallelilerden bazıları, bazen aşağı mahalledekilerin AK Parti'nin tepesine karşı darbe yapabileceklerini ileri sürüp, Başbakanı falan uyarıyor. Aynı anda da
AK Parti'nin tepesindekilerin başlattığı "anayasa girişimi"nden rejimin niteliğinin değiştirilmesi
niyetini sezip endişelerini seslendiriyorlar.
Hatırlarsınız. 22 Temmuz seçimleri öncesinde TBMM'deki AK Parti çoğunluğunun, 367 milletvekili toplantıya katılmadan cumhurbaşkanı seçmek istemeleri Anayasa Mahkemesi'ne götürülmüş ve içtihada "Eylemli iç tüzük değişikliği" diye bir anayasayı çiğneme modeli böylece eklenmişti.

Eylemli anayasa değişikliği
Şimdi mümkün olsa yukarı mahalledekiler, "eylemli anayasa değişikliği girişimi" ve buna bağlı olarak "anayasalı rejim değişikliğine dönük eylemli girişimi" benzeri suçlamalarla, AK Parti'yi durdurmayı deneyeceklerdir.
Bunların hepsi mümkündür. Ve hatta AK Parti çoğunluklu TBMM'nin yasama erkini oluşturması da belki "Rejim"e aykırı bulunabilir.
Anlaması zor olan durum ise, Cumhuriyet'in ilanından neredeyse 100 yıla yakın zaman geçmesine rağmen "Rejim"in sağlamlığına ilişkin güven duygusunun, bazı kesimlerde böyle zayıf olmasıdır.
Oysa geçen yıllar boyunca "Rejim" tek partiden çok partiye, devletçilikten serbest pazar ekonomisine geçmiş, sayısız ekonomik ve siyasi kriz yaşamış, dört kez de doğrudan ve dolaylı darbelere sahne olmuştur. Rejim'in TBMM'si iki kez kapatılmış, Rejim'in anayasaları lağvedilmiştir.

Rejimin içeriğindekiler
Bu yıllar boyunca dünyadaki savaşlara, krizlere, değişime pek çok ülkenin ve hatta "Rejim"i adeta kutsanılan Sovyetler'in bile rejimleri dayanamamıştır.
Ama bizim yukarı mahalledekiler askeri darbelerde bile "Ya rejim değişirse" diye hiç endişelenmemişlerken, şimdi kamuoyuna açık bir "anayasa girişimi"nden ötürü "ya rejimin niteliği değişirse" endişesi içinde yalpalayıp durmaktalar.
Galiba bunun sebebi "Rejim" denilince bu "Rejimperestler"in aklına sadece "Laiklik"in gelmesi ve "Demokrasi"nin gerekirse vazgeçilebilir bir rejim öğesi olarak görülmesidir.
Bu arada "Rejim" denilince klişe halinde tekrarlanan "Hukuk devleti"nden de "Hukukun üstünlüğü" değil "Üstünlerin hukuku" anlaşılmaktadır.
Ama sanmayın ki bu sadece "Yukarı mahalle"nin endişeli insanlarının konumlarını yansıtan bir
durumdur. Bunların "Baskıcı" olarak gördükleri "Aşağı mahalle"nin bazı sakinleri için de
demokrasi, hukuk veya laiklik, sadece kendileri gibi düşünenler için var olan kurumlardır.

Fraksiyon gazetesi gibi
Bugün bu satırların yazarı gibi Türkiye'nin düzeninin birey ve özgürlükler eksenli olmasını,
AB ile entegrasyonun çoğulcu demokrasinin de, laikliğin de, hukukun da güvencesi olacağını,
her çeşit totaliter eğilime, her tür yobazlığa karşı durulması gerektiğini savunanlar, iki mahallenin de yabancısı durumundadırlar.
Örneğin "Liberal Demokrasi"yi savunanlar Türkiye'nin en büyük kitle gazetesinin köşesinde bile "Rejimin tehdidi" biçiminde sunulup listeleniyor.
O gazeteleri yönetenler de, köşeler verdiklerinin büyük kitle gazetelerini anti-demokrat yayın organlarına çevirmesini görmezden gelip, "mahalle baskısı" kavramı üzerinde birbirini tutmayan çeşitlemeler yapıyorlar.




Kopya Eyfel'e bir de Sarkozy gerekir...
Her şeyin kopyasını yapan Çinliler, sonunda Paris'in Eyfel Kulesi'nin kopyasını da Şanghay'ın banliyösü Zhejiang'da inşa etmişler.
Bu Çinliler, bari Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin de bir kopyasını üretip, kopya
Eyfel'in altına yerleştirselerdi. Çin Sarkozy'si de Fransız Sarkozy'si gibi Türkiye-AB ilişkileri konusunda ikide bir birbirine zıt şeyler söylerse, Çinlilerin de kafası Fransızlar gibi karışırdı.


Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
 

Toplam 42 haberden 31 - 35 arası gösteriliyor

 
 
 

HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ

 
MEDYA PAZARI © 2002 - 2009 Tüm Hakları Saklıdır.
Tel: 0212 671 0700 | Fax: 0212 671 0717      iletisim@medyapazari.com