|
|
|
|
|
|
VİDEO
|
Bazen susmak fazla konuşmaktan daha etkili olabilir.... |
|
|
|
06 Mart 2008 07:41, Perşembe |
Amerikan yapımı filmleri ve dizileri izlerken, kilise nikahlarındaki bir ritüeli de öğrenmiş olmamız gerekiyor.
Rahip evlenecek çifte "karşındakini eş olarak kabul ediyor musun" şeklindeki nihai soruyu sormadan önce, kilisedeki cemaate döner ve şöyle der:
- Bu evliliğe itirazı olan varsa şimdi konuşsun. İtirazı olan yoksa herkes sonsuza kadar sussun!
Kilise nikahları konusunda bilgim olmadığı için, bu ritüelin senaryo gereği mi yoksa gerçek mi olduğunu bilemiyorum.
Ama toplumsal yaşamın tüm alanlarına uyarlanması halinde yararlı olabilecek bir uygulama bu.
Örneğin "türban" sorunsalını mı tartışıyoruz.
Doğrudan ve dolaylı ilgili herkes ve her kesim, söylenebilecek ne varsa söylemedi mi?
Daha da ötesi TBMM'deki çoğunluk üniversitelerdeki türban yasağının kalkmasını amaçlayan Anayasa değişikliğini de gerçekleştirdi.
Susmanın zamanıdır
Ana muhalefet de bu değişikliğin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı olayı.
"Sonsuza kadar" demiyorum. Ama hiç olmazsa Anayasa Mahkemesi'nin kararına kadar herkesin susması mümkün olamaz mı?
Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk, Star'daki köşesinde konuyu hukuk açısından enine boyuna irdeledikten sonra "Şimdi susma zamanı" zamanı demiş ve şunları yazmıştı:
- Dilerim karar, hukuksal durumu saydamlaştırır; kargaşayı bitirir. Bu evrede herkese düşen ödev, susmak; yargının sağ esen karar vermesine yardımcı olmaktır.
Bu "susmak ödevi" sadece muhalefet ve sadece türbana karşı olanlar için söz konusu değildir. Aynı şekilde iktidarın sözcüleri de artık susmalı ve toplumu geren açıklamalardan kaçınmalıdırlar.
Sayısız okur mesajı alıyorum bu konuda.
Bizler ve onlar
Örneğin Başbakan Erdoğan'ın başı açık olanlara dönük "Biz size karışıyor muyuz" içerikli söylemleri de gerginliği tırmandırıyor. Çünkü derin toplumun bilincinde başbakanların, başı açık ve kapalı, her kesimin başbakanı olması gerektiği düşüncesi var.
"Laiklik" konusunun adeta sonsuza kadar tartışılacağı görünümünün egemen olduğu ortama ilişkin bir yeni durum daha var gündemde.
Bilindiği gibi, bir Alevi ailenin başvurusu üzerine Danıştay "zorunlu din derslerinin içeriği hukukla uyumsuz" doğrultusunda bir karar verdi.
Bu karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin laik içtihadı doğrultunda bir karardır. Ama nedense iktidardaki AK Parti sözcüleri bu karar dolayısıyla Danıştay'ı hedef alan eleştiriler seslendirmeye başladılar. Milli Eğitim Bakanı Çelik de, kararın uygulanmasını zorlaştırmaktan ve yeni davalar açılmasına yol açmaktan başka bir işe yaramayacak bir yaklaşımı gündeme getirdi.
Danıştay kararı
Milli Eğitim Bakanı Çelik Radikal'deki habere göre "Danıştay eski müfredata göre karar aldı. İçerik değiştiğine göre, karar uygulanamaz. Bu herhangi bir şeyi değiştirmeyecektir" dedi...
Burada "siyaset"in devreye girmesi daha doğru olmaz mıydı?
Yani Danıştay kararına ve AB modeli laikliğe uyarlı yeni bir düzenleme ile "hemen" zorunlu din derslerinden vazgeçilse, bunun yerine genel içerikli ve felsefe ağırlıklı "Din ve ahlak kültürü dersi" ikame edilse, bu daha doğru olmaz mıydı?
Özetle bu söylediklerimiz, yapılması zor şeyler değil.
Yapılabilseler toplum sürekli gergin kalmaz. "Biz ve ötekiler" benzeri yaklaşımlar giderek azalır. Türkiye olması gereken "gerçek gündem"ine döner. |
|
|
Sorunlara çözüm üretmek zor... O zaman kavga mı edelim? |
|
|
|
03 Mart 2008 07:53, Pazartesi |
Geçenlerde Amerikan Merkez Bankası'nın (Federal Rezerve Board) efsanevi eski Başkanı Greenspan, televizyonda yeni dünyayı anlatıyordu.
Programın sunucusu David Letterman, Çin'in ve diğer ülkelerin rekabetinin Amerikan sanayisini çökerttiğini ve doğan işsizlik yüzünden piyasanın krize gireceğini ileri sürünce, Greenspan güldü:
- Bu rekabeti yaratan Çin'de, Hindistan'da ve diğer ülkelerde, yüz milyonlarca kişilik yeni orta sınıflar doğdu. Amerika'da işsizlikten ötürü talep düşerse, bu yeni orta sınıflar global talebi yaratmaz mı?
Greenspan Merkez Bankası'nın en önemli işlevinin dolar basıp tedavüle çıkartmak olduğunu söyledikten sonra şunları ekledi:
- Ancak Amerika olarak dünyadaki dolarlardan sadece yüzde 15'ine hâkimiz. Dolarların yüzde 85'i dünyanın diğer ülkelerinde.
Aslında yeni dünyayı anlamakta zorlanmayan pek yok.
Kapalıçarşı kapalı kutu
Türkiye'de de yeni Türkiye'yi anlayıp, ona göre davrananlar pek fazla değil.
Önceki gün Zaman'da M.Ali Yıldırımtürk, bu duruma çarpıcı bir örneği Kapalıçarşı'dan vermişti.
İstanbul'un en cazip alışveriş merkezi olan Kapalıçarşı'nın, kentin her köşesinde yükselen dev "shopping-mall" larla rekabette geri kalışını ele almıştı Yıldırımtürk.
Kapalıçarşı her akşam saat 18.30'da kapanıyordu. Pazar günleri de kapalıydı. Döviz ve altın fiyatlarının belirlendiği Bedesten ağzı, Borsa ve internet iletişimi ile yarışamıyordu.
Sonuçta "Çarşı'nın yeniden yapılanmasına, günlük çalışma saatinin uzatılmasına ve pazar günleri açılmasına yönelik çalışmaları henüz sonuç verebilmiş değil. Esnaf bireysel davranışlarıyla günün şartlarına uyma, değişim ve dönüşüme direnç gösteriyor. Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı burada da sürüyor. Tarih dokusu dışında halkı ve turisti çarşıya çekecek, alışveriş yanında hoş zaman geçireceği modern alışveriş merkezlerindeki aktivitelerin küçük bir kısmı bile oluşturulabilmiş değil."
Diyelim ki Kapalıçarşılılar değişime uyumda yavaşlar.
Peki ya kamu yeni Türkiye'ye uyumda hızlı mı davranıyor?
Bugün Güneydoğu'nun güvenliği ve asayiş durumu ne kadar önemliyse, büyük kentlerin güvenliği ve asayişi de aynı derecede önemli değil mi?
Güneydoğu ve İstanbul
Sadece İstanbul'da, tüm Güneydoğu bölgesindekinden fazla nüfus var.
Peki polis sayısı 14 milyonluk bir kente yeterli mi?
Bu polisler ayda ortalama 1100 lira alıyor. Bu paranın ne kadarı kiraya, ne kadarı geçime yeter?
Ve bu polislerden can ve mal güvenliğimizin sağlanmasını bekliyoruz.
Onlar da İstanbul dışında daha ucuz kentlere tayin için sıra bekliyorlar.
Bunun gibi siyasetimizi ve bilimsel yaşamı "türban" a kilitledik. Kamplaştık.
Oysa türbansız on binlerce öğretmen adayı kadrosuzluktan işsiz bekliyor.
Veya 26 yaşına kadar olan eğitim ve çalışma çağındaki kadınlarımızın yüzde 65'i ne okula gidiyor, ne çalışıyor. Evlerine kapalılar.
Bunların bir bölümü keşke ilk ve orta eğitimlerini tamamlasalar... Evlerine kapatılmak yerine türban takıp üniversite kapısına kadar gelebilseler daha iyi olmaz mıydı?
Evet... Hem bu sorunları hem de yeni dünyayı anlayıp, uyum gösterecek ve çözümler üreteceğiz.
Galiba kolay olan türbana "evet" veya "hayır" diyerek kavga etmek. |
|
|
Sağırlar diyalogu ile ne türbana, ne başka sorunlara çözüm üretilir |
|
|
|
01 Mart 2008 10:01, Cumartesi |
Belirli yaşa ulaşmış, belirli mevkilere gelmiş, bellekleri ezberlerle ve hatta doktrinleşmiş ideolojik dogmalarla şekillenmiş insanların zihinlerinde herhangi bir konuda "kuşku" öğesinin varlığını aramak sizi hayal kırıklığına uğratabilir.
Bu tür insanlarda "düşünce" de tıpkı "din" gibi inanç biçimine dönüşmüştür.
Bunlar değişimi "tehdit", yerel ve evrensel güncel gerçekleri de "yozlaşma" olarak nitelerler.
Eğer bu tür bir düşünce dünyası üniversitelere de egemen olursa, bütün fakülteler toplum mühendisleri üretmeye başlar. Takvimler hiç bitmeyen bir Ortaçağ'ı gösterir.
Çünkü insanlığın sahip olduğu bütün bilgi ve düşünceler kitaplıklarda vardır.
Üniversiteler ise bütün bu kitaplarda yazılanların yanlış olabileceği kuşkusunun var olduğu, çoğunlukların doğru kabul ettiği olgular üzerinde de spekülasyonun yapılabildiği mekânlardır.
Devekuşu politikası
Bu girişten sonra tabii ki "türban" konusuna girmek istiyoruz.
Bunca sosyologun, sayısız siyasal bilimcinin, antropologların, tarihçilerin, psikologların dünyayı, doğayı ve insanı anlamak için çalışma yaptıkları üniversitelerimizin bazı rektörlerini ve öğretim üyelerinin "türban" üzerinden bir siyasi kaos arayışı yapmaları, sizi de şaşırtmıyor mu?
Başları örtülü genç kızlar, Türkiye'ye uzaydan mı geldiler?
Yıllarca "Kürt realitesi "ni görmezden gelmemizin sonuçlarını, "Güneydoğu Sorunu" ile "Bölücü Terör" ün birbirlerinin mütemmim cüzü haline gelmelerinde yaşamıyor muyuz?
Diyelim ki üniversitelere başı örtülüleri sokmadık.
Böylece üniversitelerimiz "laik kaleler" olarak "düşman" a direndi.
Peki başı örtülülerin gezip yürüdüğü, çalıştığı, oy kullandığı, vergi ödediği, evlendiği, çocuk doğurduğu, çocuklarına temel eğitim verdiği ülkenin sokakları, evleri, fabrikaları ve değişik mekânları şeriatçılığa mı teslim edilmiş olmaktadır bu durumda?
Başı açıkların korkusu
Eşlerinin başı örtülü cumhurbaşkanları, başbakanları, milletvekilleri, bunlara oy veren geniş kitleler ve eşinin başı örtülü bürokratlar, profesörler, hep birden üniversiteyi kuşatmış bir ordunun askerleri midir?
Bu, işin bir yanı.
Bir diğer yanda da "başı açık" kadınların durumu var.
Birbirlerini tehdit olarak gören erkekler aralarında hesaplaşırken, başı açık kadınların "korku" sunu da "türban" a özgürlük vermeyi amaçlayan kesimler görmezden gelmekte.
"Türban" nasıl bir siyasal veya dinsel simgeyse, başı açıklık da aynı şekilde bir simgedir.
Her şeyin kaynağının dünyada olduğunu düşünen, dini inançlar ile vücudunun özgürlüğünün karşı karşıya getirilmesini istemeyen, erdem ölçüsünün saçlarla ve gerdanla anlaşılmasını ilkel bulan bir dünya görüşünün de yansımasıdır başı açıklık.
Nasıl başını örtenler Türkiye'nin kadınlarıysa, başlarını açık tutanlar da, Türkiye'nin kadınlarıdır.
Onlar da yok sayılıyor
Başlarını örtenler nasıl yasaklarla özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünüyorlarsa, başları açık olanlar da bir gün başlarının zorla örtülebileceği endişesine sahiptirler.
Ve bir kısım rektörler nasıl başı örtülüleri yok saymaktaysalar, başı örtülülerin eğitim hakkı için uğraş veren siyasetçiler de, başı açıkların endişelerini görmezden gelmektedirler.
Başbakan Erdoğan'ın "Batı'dan ahlaksızlık aldık" veya "gazeteler de çıplak kadın resimleri basmıyor mu" benzeri söylemleri de, başı açık olanların endişelerini körüklemektedir.
Avrupa Birliği ile entegrasyonda atılan adımların yavaşlaması, kökeninde "mukaddesatçılık" da bulunan " Muhafazakâr Demokrat" AK Parti iktidarının gerçek "çağdaşlaşma projesi" hakkında kuşkular uyandırmaktadır.
Keşke siyasal yelpazenin sağdan sola bütün renkleri TBMM'ye yansımış olsaydı.
Keşke sosyal demokratlıktan kolayca nasyonal sosyalistliğe kayabilen CHP, başı örtülülerin de başı açıkların da birbirlerinden ürkmeden demokrasiyi ve özgürlükleri teneffüs edecekleri bir "radikal liberal demokrat" siyasal projeyi alternatif olarak sunabilseydi.
Sonuçta laiklik ve inanç özgürlüğü gibi demokrasinin temelini oluşturan kavramlar üzerindeki uzlaşmaların sağlanmasını da, birbirlerini düşman olarak gören sağırların diyaloguna bırakmadık mı? |
|
|
Ekonomi güçlüyse Silahlı Kuvvetler de güçlüdür... |
|
|
|
28 Şubat 2008 11:25, Perşembe |
Ülkemizin her alanda yaşadığı gelişmeleri görmezden gelmek mümkün değil.
Sadece bir örneği Türk Silahlı Kuvvetleri'nden verebiliriz.
Şu anda Kuzey Irak topraklarındaki harekât her açıdan Türk askerinin çağı yakaladığının kanıtı değil mi? Çok zor iklim ve coğrafya koşullarında, askerlik mesleğindeki evrensel bilgi ve teknoloji birikimi, hedefe doğru yönlendiriliyor.
En gelişmiş savaş araç ve gereçleri, iyi eğitimli personel tarafından etkin biçimde kullanılmakta.
Varılan nokta ile yakın geçmişin karşılaştırmasını yapalım.
Türkiye 25 Temmuz 1950'de Kore Savaşı'na 4500 kişilik bir tugayla, Birleşmiş Milletler Gücü safında katılma kararı almıştı. Buna göre tugayın oluşumu 20 Ağustos'a kadar tamamlanmış olacaktı.
Şoför sayısı bile sorundu
28 Ağustos'ta bu süre önce 10 Eylül'e, sonra da eylül sonuna uzatıldı.
Bu sırada (9 Eylül), tugay personelinin Kore'de kullanacağı yeni silahları tanıması için (M-1 tüfekler, otomatik tabancalar, hafif ve ağır makineli tüfekler, roket atarlar, gizleme ağları) bir Amerikalı binbaşı başkanlığında Eğitim Kurulu oluşturuldu.
Kore'de kullanılacak cipler ve cemseler için bulunması gereken şoför ehliyetine sahip 80 erin temini de zaman aldı. Bu şoförler, tugay İskenderun'dan gemilere binmeden iki gün önce (23 Eylül) tamamlanabildi.
Tugay üç gemi ile 21 gün sonra Kore'nin Pusan limanına çıktı. Mermileri bulunamadığı için Türkiye'den getirilen İngiliz yapısı 40 mm.lik toplar Türkiye'ye geri gönderildi.
Tugay'ın konuşlanacağı Taegu kentine ancak iki seferde gidilebildi. Çünkü mevcut şoförlerin sayısı yeterli değildi. Tugayın ancak üçte biri motorlu araçlardan aynı anda yararlanabiliyordu.
Bu sırada Amerikalı subaylar hem yeni silahlar üzerinde, hem seyyar mutfakların kullanımı konusunda sürekli eğitim veriyorlardı.
Savunma Sanayii Fonu
Kore Savaşı'na ilişkin bunlara benzer bilgiler, "Kore Harbinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Muharebeleri (1950-53)" adlı kitaptan edinilebilir. (Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmi Yayınları-1975)
1950 tarihini "uzak geçmiş" olarak görebilirsiniz.
1974 Kıbrıs Harekâtı'nda araç gereç konusunda Libya'dan destek almak zorunda kaldığımızı unutabilir miyiz?
Veya Turgut Özal'ın Başbakanlığı döneminde (1985) kurulan "Savunma Sanayii Destekleme Fonu"nun çalışmaları ile sahip olunan F16'lar, savaş helikopterleri, zırhlı araçlar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hem vurucu gücünü, hem de hareket kabiliyetini artırmadı mı?
Bütün bunlardan çıkartılacak birinci sonuç bellidir.
Ekonomi geliştikçe, toplumun ve devletin tüm kesimleri ve kurumları gibi Silahlı Kuvvetler de güçlenir.
İstikrar içinde kalkınma bütün kurumlara yansır.
Bir diğer mesele de şu olabilir.
Eğitim düzeyi, donanımlı personel, son teknolojiyi kullanabilmek, tabii ki güçlü ordunun kaçınılmaz gerekleridir.
Nihai zafer ihtimal dışı
Ancak bunun gibi, düşünce ufuklarının açıklığı, dünya konjonktürünün iyi izlenmesi, farklı koşulların hem teori hem pratikte doğru yorumlanması da, güce güç katar.
Örneğin konvansiyonel olmayan bir savaşta, düzenli bir ordunun karşısında gerilla savaşı için örgütlenmiş ve etnik kökene dayalı ideolojisi bulunan bir çete var ise, burada klasik anlamı ile "nihai zafer" elde etmek mümkün değildir.
Bu bir yıldırma ve dağıtma harekâtı niteliği taşır.
Bu tür harekâtlarda hedef alınan düşmanın kayıpları, ölü sayısı arttıkça değil, yaralı ve canlı ele geçirilen çeteci sayısı arttıkça etkili olur.
Ölümler çetecileri kilitler, birbirlerine bağlar.
Yaralı ele geçirilenler ve teslim olanlar ise, dağılmayı ve ek istihbaratı getirebilir.
Bütün bu bilgiler (veya varsayımlar), daha önce bu tür operasyonları yapmış olan dünya ordularının yayınlarında var.
Ve tabii "siyaset" bu operasyonların sonuçlarını kalıcı çözümlere bağlayacak projelere sahip değilse, benzer operasyonlara belirli aralıklarla yıllarca devam etmek durumunda bulunulabilir. |
|
|
Bizim ihtiyacımız reform değil çağa uyumlu olmaktır |
|
|
|
27 Şubat 2008 08:31, Çarşamba |
Tabii ki her ülkenin kendine özgü sosyo-politik ortamı, evrensel nitelikteki kurumların da diğer ülkelerdekilerden farklı işlemesine sebep olur.
Örneğin Avrupa ülkelerinin yasalarını aynen çevirip kabul edersiniz ve buna "hukuk reformu" dersiniz. Ama sizin yargıçlarınız bu yasaları Avrupalı meslektaşlarından farklı yorumlar ve uygularlar.
"Cumhuriyet "inizi demokrasi ve laiklik gibi kurumlarla zenginleştirirsiniz. Ama çözüm bulamadığınız sorunlar kriz noktasına gelince, demokrasi de laiklik de çağdaş ve evrensel anlamlarının dışındaki boyutları ile karşınıza çıkartılır.
"Sosyal Devlet" evrensel anlamda bireyin çaresizliğine karşı bir çözüm ve kişinin yalnızlığına bir devadır. Burada ise devlet karşısında bireyin önemsiz olduğu, kişinin farklılıklarının ve girişim gücünün toplumun tehdidi anlamına geldiği biçiminde yorumlanabilir.
Bu açılardan bakıldığı zaman Türkiye'nin öncelikli sorunlarının başında "Uyum "un geldiği kolayca görülebilir.
REFORM YAPILABİLİR
Çağa, zamana, dünyaya, yeni dünya konjonktürüne uyum, Türkiye'nin gerçekten öncelikli gündem maddesidir.
"Reform yapmak" Osmanlı'dan beri yabancısı olmadığımız bir sürecin ana öğesidir. Bugün Avrupa Birliği'ne uyum için yapılan Anayasa ve yasa değişikliklerini aşırı önemseyenler, Atatürk'ün "reformlar paketini" mutlaka hatırlamalıdırlar.
"AB milli benliğimizi değiştirmek istiyor" diyenler, devlet şeklinin, din-devlet ilişkilerinin, alfabenin, medeni hukukun, idare sisteminin çok kısa sürede nasıl değiştirilebildiğini mutlaka hatırlamalıdır.
Aynı şekilde belirli bir dönemde "köklü reform" veya "çağın ilerisindeki tutum" olarak nitelenebilecek olguların, değişen zaman ve koşullar karşısında eskiyip, geri kalmış olabilecekleri de mutlaka bilinmelidir.
Tarihte bunun örnekleri var.
Mesela 1492'de Katolik baskısından kaçan Yahudilere Osmanlı'nın kucak açması ileri bir hareketti. Ancak 1789 Fransız İhtilali sonrasında oluşan "vatandaşlık hakları" nın Osmanlı tarafından gecikerek kabul edilmesi sonucunda, sade Yahudilerin değil Osmanlı'nın bütün uyruklarının konumları, çağın gerisinde kalmıştı.
ÇAĞDAŞLIĞIN TARİHİ
Günümüzde de böyle durumlar var.
Cumhuriyet'i yerleştirmek, Osmanlı düzenini geride bırakmak için yapılan reformlar tek sesli ve tek partili bir dönemi gerekli kılıyordu.
Ama 2008 yılında bunu yeniden uygulamak mümkün değil.
Eğer geçmiş dönemleri "çağdaşlık" olarak sunmaya kalkarsanız, ülkenizi bir anda zaman tüneline sokar ve kendinizi çağın gerisinde bulabilirsiniz.
Bu durum sade Türkiye için geçerli değil.
Uzaya giden, nükleer teknolojiye ve tüm doğal kaynaklara sahip Sovyetler Birliği, zamana uyum gösteremediği için çöküp dağılmadı mı?
Bugünün Türkiye'sinde yaşanılan "türban krizi" ni ve bunun laiklik üzerindeki çeşitlemelere ve kamplaşmalara dayanmasını da, aynı çizgide değerlendirmemiz gerekiyor.
Özellikle üniversite öğretim üyelerinin her çeşit yasakçılığın karşısında bulunmaları gereken bir çağda, bireylerin eğitim hakkını "başı örtülü olanlara yasak" benzeri anlayışlara konu etmeleri, gerçekten anlaşılması zor bir durumdur.
LİBERAL DEMOKRASİ
Bunun gibi bölücü terörle mücadele amacıyla yapılan bir askeri operasyonun, Güneydoğu sorununa dönük siyasi çözüm arayışlarını unutturması da herhalde bu zamanda mümkün olmamalıdır.
Hiç unutmayalım ki "çağdaş uygarlık" çağa göre değişen bir gerçektir.
Türkiye bu çağdaki uygarlığın alt ve üst yapısını, Avrupa Birliği'nin simgelediği liberal demokrasi içinde bulmakta.
Birey merkezli, temel hak ve özgürlüklerin üstün değerler olduğu, kimsenin inançları ve farklılıklarından dolayı "ötekiler" diye kenara itilmediği, her alanda serbest rekabetin var olduğu bir çağdaş uygarlıktır bu.
Ayrıca bu uygarlıkta "düşünce" çoğunluğu rahatsız edici nitelikte de olsa özgürce ve korkusuzca açıklanabilmelidir.
TEMEL İÇTİHAT
Sıkı sık vurguladığımız gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 1976 tarihli "Handyside Kararı " artık bu kıta hukukunun temel içtihadı olmuştur. Yargıtay'ın 8'inci Ceza Dairesi de Handyside Kararı'nı, bizim içtihadımız arasına (2004 Taş Kararı) şu ifadelerle yerleştirdi:
..Bu değerlendirmeler, toplumun bir bölümünü rahatsız edici nitelikte olabilir. Ancak unutulmaması gerekir ki ifade özgürlüğü, çoğunluk gibi düşünmeme, kurulu düzeni sorgulama, hatta eleştirme hakkını da kapsar. Dahası, sarsıcı nitelik taşıyan, toplumun çoğunluğunu kızdıran ve tartışmaya yönelten fikirler de ifade özgürlüğünün koruması altındadır.
Yani artık savcılarımız da çeşitli "suç duyuruları " konusunda zamana uyumlu olmalıdırlar.
Yayın tarihi: 27 Şubat 2008, Çarşamba
Web adresi: http://www.sabah.com.tr/2008/02/27//haber,1E780D9C47704D50A5D10B5FBAACF089.html
Tüm hakları saklıdır.
Copyright © 2003-2008, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
 |
|
| | Toplam 42 haberden 26 - 30 arası gösteriliyor |
|
|
|
|
|
|
|
|