|
Siyasetimizde artık tebessüme hiç mi yer kalmadı? |
|
|
|
14 Mart 2008 09:11, Cuma |
Sovyet İmparatorluğu çöküp dağılmadan önce Batı Avrupa'nın "Ortak Pazar" ına karşı Demir Perde ülkeleri de "Komünist Ortak Pazar" ı (COMECON) kurmuşlardı.
İdeolojilerinin gereği olarak COMECON, serbest rekabete değil merkezi planlamaya dayalı bir model uygulardı. Üye her ülkenin neyi, ne kadar üreteceğini, COMECON Genel Sekreterliği belirlerdi.
O dönemden bugüne aktarılan sayısız fıkralar vardır.
COMECON içinde çocuk arabaları üretmekle görevlendirilen Romanya'daki fabrikada, evli işçi çiftin çocukları olacakmış. Karı koca oturup, doğacak bebeğin çocuk arabasını bedavaya getirmeyi planlamışlar. Buna göre her gün üretim kayışlarından akan bir parçayı aşırıp evlerine getireceklermiş. Parçalar tamamlanınca da bunları monte edip, bedavaya bir çocuk arabası sahibi olacaklarmış.
Planlarını uygulayıp, bütün parçaları toplamışlar. Bir gece evlerinde bunları birleştirmişler.
Ortaya bir ağır makineli tüfek çıkmış.
Kimin nesi var?
Kapalı rejimler için üretilen ekonomik fıkralara verilecek bir örnek yukarıda anlattığımız olabilir.
Bir de bu tür rejimler için anlatılan hukuka ilişkin fıkralar vardır.
Çekoslovakya "Deniz Ticaret Bakanlığı" kurmaya karar verince COMECON Genel Sekreterliği'nden uyarı gelmiş.
- Sizin deniziniz yok. Deniz Ticaret Bakanlığı kuramazsınız, deniliyormuş uyarıda.
Bu uyarıyı alan Çekoslovakya hükümeti de, hemen bir itirazyazı göndermiş COMECON'a...
- Ama Rusya'da Adalet Bakanlığı, Bulgaristan'da da Kültür Bakanlığı var, deniliyormuş itirazyazıda.
Dünya siyasetine nostaljik takılma denemeleri bunlar.
Artık Demir Perde fıkraları antika oldu. Bunların yerine mesela globalleşen ekonominin fıkraları geçti.
Yeni Dünya
Bir Amerikan televizyon programında sunucu (David Letterman) stüdyodaki konuklara "yarın süte yüzde 35 zam gelecek" deyince, stüdyodaki kalabalık bir ağızdan "neden" diye tepki gösterdi.
Bunun üzerine sunucu gülerek şu cevabı verdi:
- Çünkü inekler OPEC'e üye olmuş!
Bizim siyaset ve ekonomi yaşamımızda, tebessüme pek yer yok bugünlerde.
Herkes öfkeli, herkes gergin ve her konu dünyanın sonunu getirecekmiş gibi polemiklere konu ediliyor.
Bizim bir de mesela "Herkes kanun önünde eşittir" benzeri sık sık kullandığımız sloganlarımız var ama kimse Orwell'e gönderme yapıp, "Bazıları daha fazla eşittir" benzeri çeşitlemeler yapmıyor.
Örneğin Genelkurmay'la girdiği ve Kuzey Irak'taki askeri harekâta ilişkin polemikte, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın devlet, hükümet ve ordu hakkında söylediği sözleri, Sırrı Sakık veya Orhan Pamuk ya da Yaşar Kemal söyleseydi, savcılara ne tür suç duyuruları gelirdi hiç düşündünüz mü?
Herhalde Ceza Kanunu'nun Türklüğe ve askerliğe dönük bütün koruyucu maddeleri hatırlanırdı.
Kim neyi söyleyemez
Demek ki burada "söylenenler "in değil "söyleyenler" in konumu hukuk açısından farklı yerlerde.
Bu sade hukukta değil siyasette de böyle.
Mesela Tayip Erdoğan aşağıdaki konuşmaları yapsa kürsüde, partisi için hemen kapatılma davası açılmaz mıydı?
- "Atatürk'ün kurduğu laik cumhuriyet elden gidiyor " şeklindeki beyanların, bence, iyi bakıldığı zaman tutarlılığı yoktur. Atatürk'ün kurduğu devlet laik devlet değildir. İslâm devletidir.
- Tevhid-i Tedrisat Kanunu bir semavkitap değil ki. Şayet Kur'ân kursları veya din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir; Tevhidi Tedrisat kanunudur.'
- TC yokken Müslümanlık vardı. Aslına bakarsanız TC'yi var eden, ayakta tutan da Müslümanlıktır. 21 Nisan 1920'de Atatürk'ün gönderdiği tamim var. TBMM'nin açılmasından iki gün önce. "Buhar Şerifler okunsun, salâvat-ı şerife getirilsin, mevlid okunsun, Kur'ân kıraat edilsin" diye.
Günah ve vebal
- Nüfusunun yüzde 90'ı Müslüman olan bir memlekette dintedrisat kadar tabibir şey olamaz. Ancak, birçok çevreler, Türkiye'de Allah'ın adı ağızlara alınırsa, irticaya mı kayıverir diye endişeyle düşünmüşlerdir'(...) 'İrtica tehlikesi vardır diye kimi tehlike sayıyorsunuz? Camiye giden, namazında niyazında olan insan tehlike sayılır mı?'(...) Eğer dindarlığı tehlike sayıyorsanız, günah işliyorsunuz ve vebal altındasınız.
Bütün bu söylemler Süleyman Demirel'in, 1991'de Yeni Asya Gazetesi Neşriyatı olarak çıkan " İslâm, Demokrasi, Laiklik" adlı kitabından... Bunları Hasan Celal Güzel'in Radikal'deki köşesinden alıntıladım.
Tabii ki biraz rahatladım.Demek bizim de antika olan ve fıkralaşabilecek nostaljik takılmalarımızı bulmak mümkünmüş. |
|
|
Tepedekiler hep kavga ederse tabanda istikrar olamaz ki... |
|
|
|
13 Mart 2008 08:39, Perşembe |
Türkiye Çin, Hindistan veya ABD kadar hem coğrafi açıdan hem de nüfus bakımından "büyük" bir ülke değil.
Ama yine de büyük bir ülke.
Bu büyüklüğün doğal, ekonomik ve siyasi sonuçları ortada.
Kızılırmak'ın batısı ile Fırat'ın doğusu her açıdan birbirlerinden çok farklı göstergelere sahip.
Cumhuriyet'i kuran CHP'nin son seçimde Güneydoğu'dan hiç milletvekili çıkartamaması bile, Türkiye'nin sosyo-politik yapısındaki çok boyutluluğun kanıtı değil mi?
Bir siyasi söylem Batı'da farklı, Doğu'da farklı algılanıyor. Yani siyasi partiler için de "merkeziyetçilik" artık mümkün değil.
Veya kar Doğu'da yolları kapatırken, Batı'da ve Güney sahillerinde denize girilebiliyor.
Dar çevre oyunu
Biz gazeteciler için de buna benzer göstergeler var.
Örneğin gazete satışlarının neredeyse yüzde 80'i 4-5 büyük kentte gerçekleşiyor.
Demek ki Ankaralı siyasetçilerin ve bürokratların aralarındaki çeşitli ideolojik farklılıklara dayalı iktidar kavgalarını manşetlerde ve köşelerimizde işlediğimiz zaman, bu bir "dar çevre oyunu" olmaktan öteye gitmiyor.
"Türkiye'nin büyük gerçeği" daha derinlerdeki "beklentiler"in içeriğinde bulunmakta.
Örneğin "türban" konusunda siyasi partiler, yargı ve YÖK üçgenindeki gerginlik, ne gençliğin, ne de üniversitelerin gerçek sorunları ile örtüşmekte.
Bu gerginlik, ne diplomalı işsizlerin, ne meslek yüksek okullarına ilişkin sorunların, ne genel olarak kadınların törelere ve eve kapatılmışlığının, ne de bilimsel alandaki evrensel yarışa katılamamamızın çözümüne ışık tutmakta.
Ama bu gerginliği kullanan belirli kesimler, ya sloganlarla, ya da üniversitelerdeki öğrenci kavgaları ile, bunun rantını bir şeylere dönüştürmeye çalışıyorlar.
Ekonomik dalgalanma
Gerek büyük şirketlerimiz, gerekse artık tüm Anadolu'ya yayılan KOBİ'lerimiz, hem globalleşmeye uyum göstermeye, hem de global ekonomik dalgalanmaya direnmeye çalışırken, Ankara-İstanbul ekseni dışındaki bizler, bu olayı sadece "dalgalanma acaba iktidarı nasıl etkiler" diye gözlemliyoruz.
2001 krizini unuttuk. Bankalar sisteminin sağlam olması, bütçe disiplinine uyulması, kamu borçlanmasının sağlıklı oranlara düşmesi sanki önemli değil.
Veya sosyal güvenlik reformu (eksikli ve aksaklı olsa da) yapılmadığı takdirde, Türk ekonomisinin saatli bombası olmaya devam edecektir. Ama bu konu da, sanki önemli değil...
Unutmayalım ki iktidardaki AK Parti seçimleri kaybedip, yeni bir iktidar geldiğinde de, Türkiye'nin büyüklüğünden ve gecikmişliğinden kaynaklanan sorunlar yine var olacaktır.
Kronik sorunlar
Irak'taki Kürt oluşumu, Güneydoğu sorunu içindeki bölücü terör olgusu, muhafazakâr (veya mukaddesatçı) akımlar, laikliğin farklı kesimler tarafından farklı algılanması, hızlı kentleşmenin yarattığı dar boğazlar, Türk-Amerikan ilişkilerindeki karmaşıklık, devlet-birey münasebetlerindeki çağ dışılık sadece bu dönem iktidarının gündemini oluşturmuyor ki.
Veya Türkiye'nin AB'ye üyelik hedefi, hep vardı, bundan sonra da var olacak.
Burada olay AB ile "pazarlık" etmek üzerinde yürümüyor. Burada "pazarlık" değil , "uyum" meselesi var. Kıbrıs kalıcı bir çözüme bağlanmazsa, alt ve üst yapı reformları yapılmazsa, istediğiniz kadar pazarlık edin.
Demokratikleştiğinizi iddia ederken mesela Güneydoğu Sorunu'nda demokratik bir açılımın aracı olabilecek DTP'yi kapatır ve PKK'yı tek başına bırakırsanız, bunu nasıl anlatabilirsiniz dünyaya?
Kendimize gelelim
- Türkiye'nin bütün ulusal sorunları, aynı zamanda uluslararası sorunlardır!
Tarihimiz ve coğrafyamız bizim büyüklüğümüze böyle bir boyut da katmakta.
Otoriter rejimlerde diktatörün akıllı ve bilinçli olması rejimin sağlığına yeterlidir.
Demokrasilerde ise bütün seçmenler, iktidarı ve muhalefeti ile tüm siyasi partiler, tüm kurumlar, sivil toplum örgütleri ve tabii medya da akıllı, bilinçli ve en önemlisi "sorumlu" olmak zorundadır.
Kendilerini "tepedekiler" veya "seçkinler" olarak gören bir gürültücü azınlık aralarında hiçbir konuda uzlaşma bulamayıp, birbirleri ile sürekli kavga ettikleri zaman, bu tabana güvensizlik, istikrarsızlık ve hatta anarşi biçiminde yansıyor.
Beklentimiz bu büyük ülkede herkesin titreyip kendine gelmesidir. |
|
|
Olayın kendisi mi yoksa bunun algılanma biçimi mi daha önemli? |
|
|
|
12 Mart 2008 08:11, Çarşamba |
Tabii ki görmekten ve duymaktan daha önemli olan "algılamak"tır.
Her kişi ve her toplum, olayları kendi kültür birikimine, içinde bulunduğu ortama, farklı özelliklerine göre değişik algılar.
Japon yönetmen Kurosawa (1910-98) bunu "Raşomon " filminde ne güzel anlatmıştır mesela. Bir cinayete tanık olan dört kişi (bunlardan biri de maktulun kendisidir), aynı olayı birbirleriyle çelişen ifadelerle anlatırlar.
Toplumlar ve uluslar da, inançlarına, tarihlerine, çeşitli ideolojilere bağımlılıklarına, coğrafyalarına, demografik yapılarına, içinde bulundukları sosyopolitik koşullara göre, aynı kavramları farklı algılamazlar mı?
Örneğin coğrafyanın ve tarihin birbirlerine yapıştırdığı iki komşu ülke Türkiye ile Irak...
Türkiye bölücü terör örgütünün üslendiği Kuzey Irak topraklarında kısa süreli ve nokta hedefli bir askeri operasyon yaptığı için, başta Mesud Barzani olmak üzere Irak'ın çeşitli sözcüleri Irak'ın egemenliğinden ve bağımsızlığından söz ederek, Türkiye'yi eleştiriyorlar.
Hangi egemenlik
Bu konuşmaları yapanlar arasında, Irak'ın şu anda Amerikan işgali altında olduğunu söyleyen yok. İşgal kuvvetleri tarafından atanmış bu sözcüler için "egemenlik ve bağımsızlık", sadece sınırdaki 25 kilometre derinlikteki bir arazinin Türk ordusu tarafından harekât alanı seçilmiş olması dolayısıyla hatırlanıyor.
Buna karşı gerçekten egemenliğine ve bağımsızlığına sahip olan Türkiye'de ise, mesela Avrupa Birliği'ne uyum için yapılan reformlar, bazı Türkler tarafından egemenliğin ve bağımsızlığın yok olması anlamına gelmiyor mu?
Genelkurmay ile muhalefet partileri arasında süregelen sınır dışı harekâta ilişkin polemiğin algılanması da, değişik siyasi düşüncelere sahip kesimler tarafından farklı açılardan ele alınmakta.
Örneğin "sivil siyaset" gereğini öncelikle ele alanlar için, askerin şu ya da bu nedenle siyasi partilerle polemiğe girmesi, anayasal demokrasinin temel ilkelerine aykırıdır.
Bu polemiğin taraflarından biri olan CHP'nin bugünkü yönetimine göre ise, askerin rejimi korumak için siyasette ağırlığını koruması, mesela iktidarlara muhtıralar vermesi doğrudur. Ama askerin CHP ile askerlik mesleği konusunda polemiğe girmesi yanlıştır.
Savaş ve barış
Tabii bir de üçüncü görüş var.
Mesela Perihan Mağden dünkü Radikal'de, polemiğin taraflarından biri olan MHP'ye dönük olarak şöyle yazmıştı:
- Pek tabii ki MHP "Neden girdin onca tantanayla el âlemin topraklarına da, sonra Gates Şimşeği hızıyla çıktın?" diye sorgulamıyor. Kara Harekâtımızı. İkinci kısmını sorgulamanın, yapıyor esasında. Ama esas olarak "Niye orda çatır çatır daha çok PKK'lı/daha çok vatan evladı öldürmedin? Niye daha şahin değilsin? Niye çabuk döndün? Nedir bu sürat? Açıklaman mı var?" yapıyor. Pro-savaş bir duruş, duruşu. Hiçbir zaman tasvip etmeyeceğimiz.
Farklı algılamalara tek örnek Genelkurmay-muhalefet polemiğine değişik bakış açıları değil tabii ki. Örneğin "zorunlu din dersi" nin hukuka aykırılığına karar veren Danıştay'a karşı Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu'nun gösterdiği tepki de, ilgi çekici ve farklı yorumların konusu.
Patrik ve Hahambaşı
Zaman'da Herkül Millas'ın bu konudaki yorumu şöyleydi mesela:
- Diyanet İşleri Başkanı A. Bardakoğlu bu tür dersler (Zorunlu din dersi) konusunda yargının Diyanet İşleri'nden görüş almamasını da eleştirmiş. Yargının Rum ve Ermeni patriklerine, Yahudi hahambaşına da başvurmasını neden istemedi? Laik bir devlette bazı din başkanlarının 'daha üstün' bir konumda olmadıkları gözden kaçmış demek. Tabii din sosyolojisi okutan fakültelere de başvurmak gerekli, çünkü bu kitaplarda din sosyolojisinin izi bile yok. Bu 'din kültürü' derslerini Diyanet İşleri'nin beğenmesinin fazla bir anlamı tabii ki yoktur. Yani herkesin kendi inandığını çok beğenmesi çok doğaldır ama bu anlayıştan doğan bir eğitimi laiklikle ve "Öteki "ne saygı ile ilişkili sayamayız.
Gerek Mağden'in gerekse Millas'ın olayları algılamaları, "çoğunluklar "ın ve "ağırlıklı siyaset "in algılamalarından farklıdır. Toplumlar işte bu farklı algılamalar çoğaldıkça, daha demokrat, daha laik, daha gelişmiş olurlar. |
|
|
Erdoğan "Doğurun" dese de aileler planlarını koşullara göre yapar... |
|
|
|
10 Mart 2008 08:02, Pazartesi |
Antalya Topçu Alayı'ndaki kısa dönem askerliğimizde bir bölük komutanı bizlere "Kafanızda herhangi bir konuda izdiham olduğu takdirde bana gelip, sorun" derdi.
Askerlik görevlerini gecikmeli olarak yapan yaşları ilerlemiş ve çoğunluğu yüksek eğitimli olan bizler de, "Bu komutan neden 'istifham' yerine 'izdiham' kelimesini kullanıyor" sorusuna cevap arardık.
Aradan geçen 30 yılı aşkın sürenin sonunda, ben de Türkiye'ye yön vermeleri beklenen kafalardaki (veya beyinlerdeki) kavram kargaşası için "istifham" yerine "izdiham" kelimesini kullanmanın daha doğru olacağını düşünmeye başladım.
Örneğin iktidardaki AK Parti'nin sözcüleri ve Başbakan Erdoğan, Türkiye'de kişi başına ulusal gelir payının 10 bin dolara ulaşmasının ulusal bir hedef olduğunu sürekli tekrarlıyorlar. Bu arada sayımda nüfusumuzun bilinenden az çıkması üzerine, bir günde kişi başına düşen ulusal gelir payı 7500 dolara çıkıverdi.
Biliyoruz ki Türkiye'nin global gelişme ve uygarlık yarışındaki engellerinden biri hızlı nüfus artışıydı.
Gençlik ve gerçekler
"Genç nüfus" bir toplumun dinamizmine işaret eder.
Ama eğer eğitim, sağlık, istihdam gibi alanlarda gelişmişlik düzeyinde geri iseniz, gençlik, cehaletin, sağlıksızlığın, işsizliğin ve istikrarsızlığın kaynağı da olabilir.
Gelişmekte olan ülkelerdeki suç oranlarının yüksekliğinin, bebek ölümlerinin, gençlerin örgütlü eylemcilerin ellerine düşmelerinin nedenleri arasında hızlı nüfus artışı ile ekonomik geri kalmışlığın karşılıklı etkileri vardır.
Bütün bu gerçekler bilinirken, Başbakan Erdoğan'ın annelere "En az üç çocuk doğurun" diye çağrı yapması, yurt ve dünya gerçeklerine karşı bir "düşünce izdihamı" nın çıkartılması değil midir?
Diyelim ki Erdoğan "Kadınlar Günü" nün yaşandığı bir atmosferde bu sözleri söylerken, kadını sadece anne olarak gören muhafazakar-mukaddesatçı ideolojisini seslendirdi.
Herhalde unuttu
Diyelim ki yıllık 300-400 bin nüfus artışının İstanbul'un sorunlarını nasıl katladığını, işsiz genç kuşakların çaresizliklerini, Belediye Başkanıyken yaşadıklarını unuttu. Veya Başbakan olarak eğitimdeki dar boğazları ve mesela "sınıfta kalma" sistemi olsa her yıl yeni 50 bin derslik inşa etmek gerektiğini falan da hatırlamadı.
Her 20 yaşına gelen erkeğin askere alınması sonucu, ordu mevcudunun Çin ordusundan sayıca daha fazla olabileceğini de düşünmedi.
Peki kafalardaki izdihama tek örnek, Erdoğan'ın kadınlara "üç çocuk doğurun" demesi midir?
"Sosyal Demokrasi"yi diğer siyasi akımlardan farklı kılan olgular, "barışçılık", "özgürlükçülük", "dünyalılık", "sivillik", "demokratlık" değil midir?
Siz dünyada adı bilinen herhangi bir sosyal demokrat partinin ve liderinin, militarizme, kökten devletçiliğe, milliyetçiliği yabancı düşmanlığına dönüştüren tarzdaki "ulusalcılık" a oynadığını duyabilir misiniz?
Aile planlaması
Veya toplumlara özgür düşünceyi, alışılmışı reddedebilmeyi, en yerleşik ve inanç haline dönüşmüş düşünceler üzerinde bile spekülasyon yapabilmeyi öğretmesi gereken üniversitenin, yasakçı, doktriner ideolojik ve rejim saplantılı bir çizginin simgesi olabilmesi, "beyinsel izdiham"ın bir diğer örneği değil midir?
Erdoğan isterse kadınlara "en az 20 çocuk doğurun" desin.
Kadınlar ve eşleri, sadece doğurmanın değil, "eğitimli, sağlıklı ve iş sahibi" insanlar doğurmanın aile kavramını güçlendirdiğini yaşayarak hissettikçe, buna göre planlarını yapacaklardır.
Nitekim Türkiye kentleştikçe aile planlaması da gerçekleşiyor.
Yani keşke bütün beyinsel izdihamlar, Başbakan Erdoğan'ın doğuma dönük çağrısında kalabilseydi. |
|
|
Anayasa Mahkemesi ile de aralarını açmasalar bari... |
|
|
|
07 Mart 2008 08:45, Cuma |
Genellikle iktidarda bulunan siyasetçilerin çevreleri kuşatılır... Yurt ve dünya gerçekleri ile temasları bu çevre yüzünden kopar.
Türkiye'de ise durum tersine gelişiyor.
Buna bir örnek ana (veya ebedi) muhalefet CHP'nin yönetiminin gerçeklerden kopukluğu değil mi?
Algılayabildiğimiz kadarıyla Genel Başkan Baykal önce Türk gazetelerini okuyor, sonra bizim televizyonların haberlerini izliyor. Arkasından da o gün iktidar sözcülerinin hangi söylemine laf yetiştireceğini düşünmeye başlıyor. En sonunda da kurduğu vurucu cümleleri çevresinin hayran bakışları arasında kürsüde seslendiriyor.
Bu tarz siyaset üretiminde bazı hataların bulunmaması imkânsız.
Birincisi sadece gazete ve televizyon haberleri ile, gerçekleri saptamak mümkün değil.
Çünkü bu haberlerin bazıları, gerçekötesi. Bunlara dayalı yorumlar da öyle oluyor.
Gaza gelmek
Somut örnekler çok fazla... Mesela son seçim sonuçlarının ne olacağı anketlerden belliydi. Ama "büyük" medya bunları yok saydı. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olacağı belliydi, ama bu da olmaz sayıldı.
En son somut örnek de sınır ötesi harekâtın kapsamına ve süresine ilişkin olarak verilebilir.
Bu konuda Deniz Baykal da, medyanın gazına gelip, Kandil Dağı'nın fethine ve Irak'ta süresizsınırsız bir askeri harekâtın beklentisine kapıldı.
Demek ki, CHP Genel Başkanı öncelikle dış basını ve televizyonları da izlemeli. Örneğin İngiliz "The Guardian", sınır ötesi harekâtın bitiş tarihini önceden vermişti.
Bunun yanında Baykal, devlete ve askere sadece "rejim tartışmaları" açısından ilgi duymamalı. Kritik ve ulusal önemdeki partiler-üstü konularda, gerek Dışişleri'nden gerekse Genelkurmay'dan, bilgi istemeli.
Bir de "zaman" kavramının algılanması meselesi var.
28 Şubat bitti
Örneğin bir general "28 Şubat 1000 yıl sürecek" dediği zaman bunu doğal karşılayıp, sınır ötesi harekât 8 gün sürünce de bunu kısa bulmak, zamana dönük bir kavram kargaşasının varlığını gösterebilir.
Neticede 28 Şubat, 2002 genel seçimleri ile sona ermiş ve 28 Şubat'ın atanmış siyasetçileri halk tarafından barajın altına itilmiştir.
Eğer sivil bir siyasetçi olarak siz hâlâ toplumun karşısına 28 Şubat militanı bir söylemle çıkarsanız, iktidara aday olamayacağınızı da başından kabul etmiş bir görüntü verirsiniz.
Türk güvenlik güçlerinin bölücü terörle mücadele harekâtı ise, sınır ötesine geçen birliklerin geri dönmesi ile 8 günde bitmemiştir. Bu mücadele hem askeri hem de siyasi alanda sürmektedir, sürecektir.
Tabii en önemlisi de, her konuda en gergin bir yüz ifadesi ile iktidara laf yetiştirilerek "alternatif" olunmaz. Alternatif olmak için alternatif politikalar üretmek gerekir.
İç mesele
Örneğin CHP'nin AB üyeliğine giden yoldaki bayrağı neden hâlâ AK Parti'nin elinden almadığını anlamak imkânsız... "Gümrük Birliği olsun" diye başkentten başkente koşuşan 1995'in iktidar ortağı Baykal, şimdi mesela 301'inci madde bağımlıları arasında bulunmakta.
Genelkurmay Başkanlığı ile CHP arasındaki polemik ise, bir başka mesele.
Zaman zaman askeri siyasetin içine çeken söylemler hatırlanırsa, bu polemiği CHP'nin bir "iç mesele" si olarak da yorumlayabiliriz.
Dileriz benzer bir polemik, CHP ile Anayasa Mahkemesi arasında da benzer üslupla sahnelenmez. Çünkü TBMM'den çıkan her yasayı Anayasa Mahkemesi'ne taşımak da, son dönemin "CHP tarzı siyaset" ini ifade etmiyor mu?
|
|
|