|
|
|
|
|
|
VİDEO
|
Türkiye de Fenerbahçe gibi kendine attığı golden sonra galibiyete gidebilir mi? |
|
|
|
04 Nisan 2008 09:37, Cuma |
Acaba "Türkiye" de, bu maçın sonucunu, Chelsea karşısında ilk golü kendisine atıp, sonra 2-1 galip gelen Fenerbahçe gibi kendi lehine çevirebilecek mi?
Tabii ki bu bir futbol karşılaşması değil.
Fenerbahçe bu maçtan galip çıkamasaydı ve kendi kalesine atılan golle sahadan 1-0 yenik ayrılmak durumunda kalsaydı, Saraçoğlu'nun tribünlerindeki taraftarlar sahaya mı inecekti?
Ya da Fenerbahçe'nin Avrupa ligindeki galibiyetlerini haset ve öfke ile izleyen rakip takımların fanatik taraftarlarının, maçın sonucu 1-0 Fenerbahçe aleyhindeyken, maçı durdurup bu yenilgiyi kalıcı hale getirmeleri mümkün müydü?
Aslında çok anlamlı olmayan ve fanteziden öteye gitmemesi gereken bir benzetmedir bu yaptığımız.
"Demokrasi" asla bir futbol karşılaşması gibi değil.
İşin en başında, çok partili demokrasi, rakip partilerin birbirlerinin kalelerine gol atmalarından öteye bir anlam taşımayan bir "ayak topu" oyunu değil.
Şeref tribünündekiler
Ayrıca demokraside tribünlerdeki izleyiciler de oyunun içinde.
Bazıları "Sadece Şeref Tribünü'ndekiler bu oyunu oynamalı" görüşünde olabilir.
Bazıları şöyle de düşünebilir:
- Yargıçlar, generaller, müsteşarlar, profesörler nasıl uygun görürse, maçın sonucu da öyle olsun...
Bu modeli deneyip, felaketlerden başlarını kurtaramayan ülkeler var dünyada. Bir oligarşinin ülkeleri için doğru ve yanlış olanlar konusunda en doğru kararları vereceğine, sokaktaki adamların ülke yönetimine katılmalarının yanlış olduğuna inanan ya da zorla inandırılan toplumlar, iç savaşlarla, yenilgilerle, işgallerle rejimlerinin noktalandığını görmediler mi?
Topraklarından petrol fışkıran ülke halklarının doğal zenginlikleri ile diktatörleri fonladıklarını ve sonunda araçlarının deposunu dolduracak benzini bulamadıklarını izlemiyor muyuz?
Büyük sorumluluk
Fırat'ın doğusunun Bangladeş'in gelir düzeyinde bulunduğu, enerji gereksinimini karşılamak için 40 milyar dolar dışalım yapan, nüfusunun yarısı 25 yaşın altında bulunan, eğitim ve istihdam alanında kronikleşmiş darboğazlarını aşamayan bir Ortadoğu ülkesinde yerli malı Baasçılık oynamanın, ülkeyi ne tür felaketlere sürükleyebileceğini görmemek için, siyasal görme özürlü olmak gerekmez mi?
Siyasal ve ekonomik coğrafyanın Avrupa'ya taşınmaya çalışıldığı bir demokratik süreci, türü ne olursa olsun bir "Darbe" ile kesmenin sorumluluğunu, acaba hangi heyet yüklenebilir?
Evet... Demokrasi asla birbirinin kalesine gol atmak oyunu değildir.
Seyircisiz oynanan ve sadece şeref tribünü tarafından izlenen bir maç asla değildir.
Şeref tribünündekilerin parmaklarını yere döndürerek karşı oldukları takımı hükmen mağlup sayabilecekleri bir spor karşılaşmasına da herhalde hiç benzememektedir.
Demokrasi rekabetin hizmete dönük bir zemin üzerinde sürdürülmesi gereken, toplumun ayıran değil birleştiren niteliklerinin de vurgulandığı, rakiplerin birbirini can veya rejim düşmanı olarak görmediği bir hayat tarzıdır.
Alfabeye başlamak
Demokraside hukuk sadece devlet için veya sadece bir ideoloji için yoktur.
Demokraside yönetimleri genel seçimler belirler.
Yargı seçimlerin hukuksal sağlığını denetler. Seçimin sonucuna yargı karar vermez. Bu kararı seçmenler verir.
Seçimde kazanamayan partiler, siyaset dışı kalması gereken kurumların iktidarı değiştirmesine bel bağlamak yerine, seçim kazanamayan kendi yönetim kadrolarını değiştirmeyi düşünür.
Türkiye 21'inci yüzyılda da demokrasinin alfabesinden eğitimine başlamak durumunda.
Bıktırıcı ama vazgeçilmesi mümkün olmayan bir kısır döngü bu.
Bakalım bu kısır döngüde, "Türkiye" de bu maçın sonucunu, Chelsea karşısında ilk golü kendisine atıp, sonra 2-1 galip gelen Fenerbahçe gibi kendi lehine çevirebilecek mi? |
|
|
Türk'ün Türk'ten başka da dostları vardır... |
|
|
|
01 Nisan 2008 08:47, Salı |
Siyasette neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar vermek giderek zorlaşıyor.
Değişimin getirdiği olgular, eski doğruları da eski yanlışları da anlamsız kılmakta.
İngiliz devlet adamı Winston Churchill'in bir sözü, geçen yüzyılın ortalarında "Devlete (veya Kraliçeye) sadık" siyasetçinin nasıl olması gerektiğine örnek olarak gösterilirdi.
Churchill şöyle demişti:
- İngiltere'nin dışındayken kendi ülkemin hükümetini asla eleştirmem. İngiltere'ye dönünce kaybettiğim zamanı telafi ederim.
Globalleşmenin ve iletişim çağının yaşandığı bu dönemde, Churchill'in "vatanseverlik" kavramını siyaseten tanımlayan bu sözünün eski anlamı olabilir mi?
Ülkenizin hükümetini eleştiriyorsanız ve bu eleştiriniz gerçekleri yansıtıyorsa, eleştirinizi hangi coğrafyada seslendirirseniz seslendirin, bunu duyması gereken herkes duyacaktır.
Uluslararası ortamda artık "mahallenin ayıbı" kavramı kalmamıştır ve hiçbir kol kırıldığı zaman yen içinde saklanamamaktadır.
İnsanlığa sadakat
Ayrıca vatanseverlik kavramına da, bir başka İngiliz'in (veya İskoç'un) getirdiği tanım, ağırlıklı biçimde ışık tutuyor. Bernard Shaw, vatanseverliği şöyle tanımlamakta:
- Vatanseverlik, siz orada doğduğunuz için, kendi ülkenizin diğer ülkelerden daha değerli ve daha üstün olduğuna inanmanızdır.
Günümüzde vatana bağlılık ve devlete sadakat gibi olguların kapsam ve boyut değiştirdiğini görüyoruz. Tarihi süreçlerin kaçınılmaz sonucudur bu.
Kabileye sadakatten, krala sadakate dayanan çizgi çağımızda "insanlık değerlerine sadakat" e dayanmıştır.
Avrupa Birliği'nin başlangıcında "Kıtaya sadakat" ten söz edilirdi. Bu şekilde birbirlerine düşman Alman, Fransız milliyetçiliklerinin, "Avrupalılık" içinde nötralize edileceği var sayılırdı.
Doğu Avrupa'nın eski Demir Perde ülkeleri de Avrupa Birliği'ne katıldıktan sonra, sade milliyetçilikler değil, doktriner ideolojiler de aynı potada eridiler.
Artık söz konusu olan bir kıtaya sadakatten öteye, liberal demokrat dünya görüşünün siyasette de, ekonomide de üst değer olarak kabul edilmesiydi.
Sürecin içinde olmak
Ulusal egemenliklerin birer bölümü, bu potaya atılarak, "vatanseverlik" kavramı nitelik değiştirdi. "Devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmaması" diye tanımlanan kuralın eski anlamı kalmadı.
Belki tam bilincinde değiliz ama Türkiye de, bu süreçlerin içindedir.
Bazıları eski dünyanın koşullarından henüz çıkamadıkları için, AB'nin Genişleme Komiseri Olli Rehn'in, Türkiye'de hukukun siyasallaşması tehlikesi karşısında gösterdiği tepkiyi, "Bu adam bizim iç işlerimize nasıl karışabilir" diyerek karşı tepki ile karşılamışlardır.
Daha da ötesi bazıları Türkiye'nin Avrupa Konseyi'nin kurucu üyesi olduğunu ve Avrupu İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının, Türkiye'nin üst hukuk metinlerini oluşturduğunu da düşünmek istemeyebilirler. Hatta bazıları bizim üst yargı organımız olan Anayasa Mahkemesi kararlarının da, AİHM tarafından yeniden yargılanabileceğini hiç düşünmek istemeyenler çıkabilir.
Onlara benzemek meselesi
Bu gerçeklerin ışığında Olli Rehn'in, Avrupa demokrasilerinde siyasetin mahkeme salonlarında değil parlamentolarda yapıldığını söylemesi ve "AK Parti'nin kapanması, Türkiye demokrasi sisteminde bir sistem hatasına yol açar ve sistemin tümünü etkiler. Anayasa hızlı şekilde reformize edilmeli ve özellikle siyasi partiler kanunu değişmelidir. Anayasa Mahkemesi üyeleri büyük sorumluluk altında olduklarını bilmelidir" demesi, dışarıdan gelen bir müdahale değil, bizim de içinde bulunduğumuz camianın iç sesidir.
Biz bu camiada kalacak mıyız?
Ya da eski söylemlerimizle yeni dünyadan kopmak yolunu mu seçeceğiz.
- Biz bize benzeriz... Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur...
- Bir Türk dünyaya bedeldir...
Yani bir karar vermemiz gerekiyor.
Şöyle demeyi de artık özümseyebilecek miyiz?
- Biz onlara da benzeriz ve Türk'ün Türk'ten başka dostları da vardır. Avrupa Türklerin sadece turist veya işçi olarak gittikleri bir coğrafya değildir. Avrupa Türkiye'dir de. |
|
|
Denizi bilmeyen balıklar yerel kavgaları uluslararası zemine taşıyabilir |
|
|
|
25 Mart 2008 08:01, Salı |
Acaba gerçekten denizi bilmeyen balıklar var mıdır? Belki balık çiftliklerindeki balıklar için böyle bir durum düşünülebilir. Ama neticede balık çiftlikleri de sınırlandırılmış bir denizin içinde değil mi?
Türkiye'deki siyasette birbirleriye kıyasıya iktidar kavgası yapan ve döneme göre "sağ-sol", döneme göre de "dinci-laikçi" kamplaşmalarını "siyasi rekabet"in gereğiymiş gibi sunan kadrolar, içinde bulundukları denizi bilmeyen balıklara benzemiyorlar mı?
Burası uzak okyanustaki dünyadan kopuk bir ada değil ki.
Hem bir Ortadoğu hem de bir Balkan ülkesiyiz "Avrupalı" olduğumuz kadar.
Uygarlıklar ve kültürler arasında "köprü" olduğumuzu varsayarsak, her köprünün en az iki ayağı olduğunu da bilmemiz gerekmez mi?
En güvenli ve çevresi istikrarla kuşatılmış İsviçre'de bile dört resmi dil (Almanca, Fransızca, İtalyanca, Romanca) var. Ulusal bütünlüklerinin mozaiğini "konfederasyon" içindeki dengelere dayamışlar. Protestanlığın kurucularından Cenevreli Calvin'in ülkesinde Katoliklik de, ülkenin Güneyindeki çoğunluk inancı.
Akılsız kadrolar
Bir de Türkiye'ye bakın.
Devrik Padişah 2'nci Abdülhamit, kendisini Japon İmparatoru Meji'yle mukayese eden muhaliflerini akılsızlıkla suçlarken mealen şöyle der:
- Biraderim İmparator Meji'nin hükümran olduğu adalarda, hepsi aynı ırktan, aynı dili konuşan insanlar yaşar. Çevreleri de denizle kuşatılmıştır. Her ırktan ve her dinden insanların yaşadığı Osmanlı'da ben demiryolu yapsam Ruslar tepki gösterir, reform yapsam Ermeniler bomba patlatırdı.
Sınırlarını denizden aşırıp dünyanın siyasi gerçekleriyle karşılaştıktan sonra Japonya'nın başına gelenleri ne Abdülhamit ne de Meji görebildi. Meji'nin torunu Hirohito, bu ülkenin kaderini yayılmacı militarizme teslim etmişti çünkü.
Aynı şekilde Osmanlı'nın jeopolitiğini yanlış değerlendiren İttihatçıların, sonunda devleti ne tür bir yenilgiye ve parçalanmaya sürüklediklerini, bizler yaşayarak gördük.
Yerelde kalmak
Bu gerçekleri çok iyi değerlendiren Atatürk ve Cumhuriyet'i kuran kadrolar, içerideki siyaseti dünya konjonktürü ile ters düşürmemeye hep özen gösterdiler.
Cumhuriyet'in genlerindeki bu bilgiler sayesinde 2'nci Dünya Savaşı'nın bile dışında kalabildik... Rejimlerin ve hatta haritaların değişmesinin yadırganmadığı bu coğrafyada bütünlüğümüzü koruyabildik. "Değişim" e bazen hızlı, bazen gecikmeli olsa bile, hep uyum gösterdik. Demokrasiye geçtik ve Soğuk Savaş'ta kendimizi Sovyet yayılmasına karşı "Batı İttifakı" içinde güvenceye aldık.
İçerideki iktidar kavgaları, kamplaşmalar, darbeler hep "yerel"de tutuldu.
Bunu bir kez, 1974'te Kıbrıs Krizi'nde unuttuk. Örtülü bir iç savaş, ekonomik krizler ve dış izolasyon yaşadık. 12 Eylül darbesine dayandı bu süreç. O dönemde "Kürt Realitesi" bir global olay haline dönüştü.
Sonra yeniden dünya gerçeklerinin yörüngesine oturtulduk. Demokrasiye döndük.
Bugün ise iktidar kavgasını yapanlar, yine içinde bulunduğumuz denizi unutmuş görüntüdeler.
Hemen alt yanımızdaki Irak'ı falan görmüyorlar sanki.
Trajik sonuçlar
Burada demokrasinin rafa kaldırılmış bir görüntüye girmesinin bile mesela Güneydoğu'da ne tür sonuçlara yol açacağı hesap edilmiyor.
Avrupa Birliği üyelik projesi yalnızca bir ekonomik olay gibi algılanıyor bazılarınca. Demokrasi içinde Avrupa ile entegrasyonun, aynı zamanda ülke bütünlüğünün geleceğe dönük güvencesi olacağı düşünülmüyor.
Türkiye'nin her "ulusal sorun" unun bu jeopolitik konum nedeniyle aynı zamanda "uluslararası sorun" da olduğu hesaba alınmıyor.
Dünya konjonktürünü ıskalayan akılsız ama muhteris kadroların Yugoslavya'yı, Irak'ı sürüklediği felaketler hatırlanmıyor.
Kendi halklarını birleştiren değil ayıran öğeleri vurgulamayı siyaset etmek zanneden basiretsiz oligarşilerin, sonunda iç savaşlara zemin hazırladığı görülmüyor.
Acaba bunlar deniz balığı değil de tatlısu balıkları mı? |
|
|
"Toplum mühendisliği"nin değil "Değişim mühendisliği"nin zamanıdır |
|
|
|
20 Mart 2008 07:32, Perşembe |
Gerçek hayatın akışını da film senaryolarını yapabildiğimiz gibi, değiştirip yeniden yazabilseydik...
Ya da bir romancının yaptığı gibi yarattığımız dünyamızı ve insanlarımızı, kendimizce belirlediğimiz bir "kader"e göre yönlendirebilseydik.
Gerçek hayatta bu mümkün değil. Ama bazıları bunun mümkün olabileceğini sanıyor. Sade insanları değil, toplumları da, bir senarist veya bir romancı gibi, kafalarındaki modele oturtabileceklerini zannediyorlar.
Bunlara genel olarak "toplum mühendisi" denmekte.
Örneğin bir kanun, bir kararname veya bir yargı kararı ile, Türkiye'deki bütün başı örtülü kadınlar başını açsa. Cemaatler cami yaptırmak yerine okul yaptırmak için çalışsalar. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan şarap kadehlerini tokuşturarak siyasi başarılarını kutlasalar. Köylü köyünde oturup, kentlere göç etmese. Türk Müslümanları Hac mevsiminde Mekke yerine, Paris'e, Londra'ya gitse. Cuma günleri camilerde Hz.Ebubekir'den ve Hz.Ömer'den değil, Sokrates'ten, Bacon'dan alıntılar yapılıp, aydınlanma felsefesi, Rönesans ve Reformasyon anlatılsa... Bir seçkinler grubu, genel seçimlerdeki oyları değerlendirip, nihai sonucu kendi aralarında belirleseler. Tek sesli müzik yasaklansa ve herkes Mozart dinlemeye başlasa.
Isparta zeybeği
Siz 28 Şubat postmodern darbe döneminde bir konserde çalınan Beethoven'in 9'uncu Senfonisi'ni "İşte çağdaş uygarlık" diye yorumlayan Süleyman Demirel'in evinde veya İslamköy'deki evlerde Beethoven dinlendiğini düşünebiliyor musunuz?
Herhalde onların yürek tellerini Isparta Zeybeği'nin dizeleri daha fazla titretiyordur:
"Evlerinin önü mersin
Sular akmaz kadınım tersin
Mevlam seni bana versin"
Toplumları tarihlerinden, coğrafyalarından, geleneklerinden ve inançlarından soyutlayıp, "yeni insan" yaratma denemeleri pek çok ülkede denendi. Bunun en çarpıcı son örneği 1917-91 arasındaki Sovyetler Birliği modeli değil midir?
Bu modelin çöktüğü gün, Rusya'ya Devlet Başkanı olan Yeltsin'in arkasında bir Ortodoks patriğini görünce hepimiz şaşırmamış mıydık? Demek "Das Kapital" öğretisi "İncil"in yerine geçememişti. 68 yıllık materyalizm denemesi bir anda buharlaşıvermişti.
Türkiye tabii ki farklı bir ülke. Ama hiç unutmayalım ki bütün farklılıklara karşı, evrensel bileşkeler de aranır toplum ve siyaset bilimlerinde. Ve ayrıca bilelim ki dünyada monarşiden cumhuriyete geçen, modernleşme ve demokratikleşme süreci yaşayan tek ülke Türkiye değil.
Akıllı ve sorumlu
Şimdi bizim aksayarak da olsa bugüne kadar getirebildiğimiz bu süreci sakatlamamamız gerekiyor.
Hepimizin akıllı, bilinçli, sorumlu davranmamız şart.
Öncelikle toplum mühendisi olmaya hevesli kesimlerin, senaryolarını yazarken, yurt ve dünya gerçeklerine gözlerini kapatmamaları kaçınılmaz gerektir.
Babalar evlatlarını istedikleri gibi şekillendiremezken, "kendilerini daha eğitimli, daha çağdaş, daha modern, daha akıllı gören bir oligarşi" nin, her yöresinin farklı renkleri ve hatta farklı iklimleri yansıttığı bir coğrafyanın, mozaiğe mi ebruya mı daha fazla benzediği tam kestirilemeyen karmaşık yapılı toplumunu, tarihinden, geleneklerinden, inançlarından ve hatta önyargılarından arındırıp, kendileri gibi düşünmeye, oy kullanmaya ve yaşamaya zorlaması, sadece nakıs teşebbüs olur.
Bu girişim, zorlamalara, kırılmalara ve hatta hem devlete hem hukuka karşı tepkilere yol açar.
Tabii ki AK Parti'yi kuranlar da, bu partiyi yönetenler de kanunlara saygılı olmalı, devletin temel ilkelerini zedelemekten kaçınmalıdırlar.
Liberal demokrasi
Ayrıca AK Parti iktidarı, rafa kaldırdığı AB reformlarını yeniden gündeme getirmeli, demokrasinin ve özgürlüklerin sadece kendileri için var olmadığını bilmelidir.
Ama bunun gibi laikliği koruduklarını varsayarak halkı rejimin tehdidi olarak gören kesimler de, artık demokrat olmayı denemelidirler.
Artık zaman toplum mühendislerinin değil "değişim mühendisleri"nin zamanıdır.
"Hoşgörü", kendisi gibi olmayanı kendisine benzetmek değildir. Hoşgörü kendisi gibi olmayanla birlikte yaşamayı kabullenmektir.
Türkiye'de bütün kampların "liberal demokrat" bir soluğa gereksinimi var.
Aksi halde sürekli "karşılıklı hesaplaşmaların sahnesi bir ülke" olarak yıllarımızı ziyan ederiz.
"Kürt realitesi"nin varlığını kabul etmemizdeki gecikmenin acı sonuçlarını bölücü terörle yaşarken, şimdi de "Türkiye Realitesi"ni görmezden gelmeyi herhalde denememeliyiz. |
|
|
İddianameyi keşke Deniz Baykal yazsaymış... |
|
|
|
17 Mart 2008 07:52, Pazartesi |
Olayı "Çoğunluk hukuku bastırır mı" benzeri bir safsataya sürüklememeliyiz.
Elbet hukuk çoğunluktan da üstündür. Devlet yasaları yapar ve kendi yaptığı yasalara uyar. Hukukun üstünlüğü böyle bir şeydir.
Ancak hukuk da "evrensel hukuk" değerlerine uymalıdır.
|
|
|
|
| | Toplam 42 haberden 16 - 20 arası gösteriliyor |
|
|
|
|
|
|
|
|