|
|
|
|
|
|
VİDEO
|
Hizmet edenin hizmeti ölmeden evvel görülemez mi? |
|
|
|
18 Nisan 2008 08:54, Cuma |
Çok partili demokrasiyi ölümüne bir iktidar savaşına dönüştürmek, gelişmemişliğin en belirgin göstergesidir.
Bu durumun bir yansıması da karşıtı olduğunuz lidere oy vermemekle yetinmemeniz ve ondan nefret etmenizdir.
Bu tablo içinde ülkelerine hizmet eden insanların değerleri ancak öldükleri zaman kabul edilir. Değerleri yok oldukları zaman anlaşılır.
Dün 15'inci ölüm yıldönümünde bir kez daha andığımız Turgut Özal hakkındaki bir sayın okurumun gönderdiği mesaj, bu söylediklerimi çok veciz biçimde anlatıyor.
Birlikte okuyalım bu mesajı:
"Sayın Barlas,
Rahmetli Özal'ın döneminde üniversitede okuyordum. O zaman da hemen hemen şimdikine benzeyen bir durum vardı. Bütün gazeteler Özal'ı yerden yere vuruyor, Özal'ı tutmak değil, yaptığı bir şeye doğru demek bile ayıplanıyordu. Ben ise insanların O'nun getirdiklerini anlamayacak kadar kör olmalarına şaşıyordum.
Size kısa bir hikâyem olacak.
O ölmeden bir gün önce üniversite bahçesinde 7-8 arkadaşımla çok hararetli bir şekilde politika konuşuyorduk... Özal hakkında söyledikleri mesnetsiz ve alakasız şeyler öyle hiddetlendirdi ki beni, "O kadar laf söylüyorsunuz ama yarın ölse arkasından ağlarsınız" dedim.
Maalesef ertesi gün vefat haberi, TV'den bir maç sırasında geldi.
Pazartesi okula gözlerim şiş olarak gittiğimde gördüm ki, o arkadaşlarımın da gözleri benim gibi şiş ve yüzleri bembeyazdı. Hakan Mendes "
Anekdotlar
Hepimizin belleklerinde kaybettiğimiz ve yaşarken ülkelerine hizmet etmiş hemen her kişi hakkında bu tür anekdotlar vardır.
Çok bilinen bir tanesi Padişah 2'nci Abdülhamit için anlatılmaz mı?
1'inci Dünya Savaşı'nın son yılında (1918) yenilginin yokluklar ve endişeler biçiminde kitlelere yansıdığı bir ortamda Beylerbeyi'nde ev hapsinde yaşayan devrik Padişah Abdülhamit vefat eder. Beyazıt Camii'ndeki cenazesine geniş halk kitleleri katılır.
Cenaze namazı ertesinde saf tutanlara hoca " Merhumu nasıl bilirdiniz" diye sorunca, İttihat Terakki'nin bakanlarının da aralarında bulunduğu cemaat bir ağızdan "İyi bilirdik" cevabını verirler.
Bu durumu izleyen Sadrazam Talat Paşa da, "Madem iyi bilirdik, o zaman niye devirdik onu" diye kendi kendine söylenir.
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e gelirsek.
Cumhuriyet'in "1'inci Adam "ı Atatürk ise, "2'nci Adam" da İnönü değil midir?
Ancak İnönü Başbakanlıktan ayrıldıktan (veya alındıktan) sonra Atatürk'le bir kez, o da Anadolu Kulübü'nün asansöründe tesadüfen karşılaşıp görüşebilmiştir.
Atatürk İstanbul'da Dolmabahçe'de ölümcül hastayken, İnönü Ankara'dan İstanbul'a silah ve siyaset arkadaşının ziyaretine gidememiştir.
İnönü'nün yakınları ( mesela Refik Saydam), onun İstanbul'a gittiği takdirde öldürüleceğini söyleyip, bunu engellemişlerdir. Hatta rivayete göre, belirli çevre tarafından Atatürk'e İnönü'nün öldüğü duyurulmuş ve buna inandırılmıştır. Bunun üzerine Atatürk vasiyetinde İnönü'nün çocukları için de ödenekler koymuştur.
Ama Atatürk'ün vefatı üzerine Cumhurbaşkanı seçilen İnönü, O'nun için "Vatan sana minnettardır" içerikli unutulmaz konuşmasını yapmıştır.
Demirel-Özal
İşte bu hep böyle olmaktadır.
Siyasetçi Demirel ile bürokrat Turgut Özal birlikte oldukları zamanlarda doğan sinerji, reformların, atılımların itici gücünü oluştururdu. Ama Turgut Özal da siyasetçi olunca bu birlikteliğin değeri unutuldu.
Özal Cumhurbaşkanı Demirel Başbakanken, birlikte yarına dönük işbirliği yapabilselerdi, Türkiye'nin 1990'ları "Kayıp yıllar" olarak tarihe geçmezdi.
Öyle olamadı. Özal'ı Çankaya'da izolasyona ve yıpranmaya itmeyi tercih ettiler.
Özal ölünce de onun hizmetlerini ve değerini vurgulamakta herkes birbiriyle yarış etti.
Diyorum ki... Siyasi rakip olmak, kan davalı ve can düşmanı olmak değildir.
Bu anlayış lider kadroları tarafından siyasete pompalanınca, halk kitleleri kamplaşıyor, kin ve nefret duyguları demokrasiyi boğuyor.
Hizmet edenlere onlar yaşarken de hizmetlerinin farkında olduğumuzu belli etmenin, siyasi ortamı gerginlikten çıkartmaya katkısı mutlaka olacaktır.
|
|
|
Demokrasinin sağlığı için yeni Özal'ların yolunu açmalıyız |
|
|
|
17 Nisan 2008 08:16, Perşembe |
Bugün Turgut Özal'ın 15'inci ölüm yıldönümü.
Bu coğrafya insanları olan bizlerin, "Şarklılık"tan kaynaklanan kötü bir yaklaşımımız var.
Yönetenleri "Padişah " ve geride kalan herkesi de "kullar" olarak gördüğümüz için, bir yönetici "seçilmiş başbakan" olsa da onunla yakın olmak veya onu övmek, diğer kullar tarafından "yalakalık" biçiminde algılanır.
En geleneksel ekmek ve istihdam kaynağı "Devlet" olduğu için de, çoğunluk devlet kapısına yakın yerde bulunmaya çalışır.
Cumhuriyet de, demokrasi de toplumun genlerindeki bu bilgileri silemedi.
Kökten devletçiliğe, bir de "Rejim" kavramı eklendi.
Demokrasi sayesinde yönetenlerin belirlenmesine halk da katılınca, seçilemeyenler 1950'den başlayarak "Rejim elden gidiyor" demeye başladılar... "Ülke bölünüyor", "Komünizm geliyor", "Şeriat düzeni kapımızda" benzeri feryatlar, dönemlere göre duyulmaya başlanıldı.
Rejim meselesi
Aslında bunların açık tercümesi, "Neden seçilenler siyasetin rantını yiyor da biz bu çemberin dışında kalıyoruz" şeklindeydi. Teşvikler, tahsisler, kamu ihaleleri, KİT bayilikleri, tayinler, kamu bankalarından krediler bu rantın dağıtım kaynaklarıydı. Bunlara son dönemlerde özelleştirmelerdeki kayırmalı satımlar da eklendi.
"Rejim"i şu ya da bu tehlikeden kurtarmak için yapılan askeri veya dolaylı askeri müdahalelerde yönetime atananlar ise, demokratik şeffaflık karartıldığı için, devlet rantını "çaktırmadan" paylaştılar. Yeniden demokrasiye geçildiği zaman bunlar da açığa çıktı. En son örnek "28 Şubat" döneminin kokuşmuşluk dosyaları değil midir?
Bu kısır döngü gerçekten yetenekli, başarılı ve hem vizyon hem de misyon sahibi insanları, siyasetten soğuttu. Siyasete giren herkesin kirletildiği veya adliyelik olduğu böyle bir ortamda, başarılı ve birikimli insanlar kendi işlerine baktılar.
Zaten siyasi partilerin kadroları da, liderler oligarşisi tarafından parsellenmişti.
Dışarıdan siyasete heves edenlere, "Tapulu araziye gecekondu yapmak isteyenler" olarak bakılmaktaydı.
Çemberi kırmak
Turgut Özal bu çemberi kırıp siyasete girebilen, seçilip iktidar olmayı başarabilen o gerçekten başarılı, birikimli, misyon ve vizyon sahibi bir isimdir.
12 Eylül askeri müdahalesi olmasaydı, herhalde "Özal Olayı" da yaşanmayacaktı Türkiye'de... Özal, Demirel'in arkasındaki bir teknokrat olarak reformları hazırlayacak ve ülkenin siyasetine damgasını vuramayacaktı. Demirel'in, Ecevit'in, Erbakan'ın yasaklı, bütün eski partilerin kapatılmış olmaları, Özal'ı boşlukta birinciliğe götürdü.
Ne yazık ki demokrasinin vazgeçilmezi olan "Değişim" bir askeri darbe ile gerçekleşti. Aynı şekilde 27 Mayıs darbesi Bayar ve Menderes ile Demokrat Parti'yi devre dışı bırakınca, Süleyman Demirel de Adalet partisi ile boşluğu doldurmamış mıydı?
Kim ne derse desin, Turgut Özal Türkiye'nin sosyopolitik ve ekonomik yaşamını, Atatürk'ten sonraki en büyük "yeniden-yapılanma" sürecine sokan bir devlet adamıdır. Özal reformları ile, toplum dünyanın titreşim kat sayısını yakalamıştır. Türk insanının girişim gücünün her alanda dünya ile rekabet edeceği ortaya çıkmıştır. Gelişmiş dünyanın sahip olduğu bütün imkânlara, biz Türklerin de sahip olabileceğimiz anlaşılmıştır.
Ölümünden 15 yıl sonra bu yazdıklarımı, Özal yaşarken de yazıyordum ve onu destekliyordum.
Bunu iyi ki yapmışım. Ülkesine hizmet etmeyi bir misyon olarak benimseyen ve vizyon sahibi bir insana, hiçbir karşılık beklemeden "doğru yapıyorsun" dediğim için mutluyum.
Özal olayı
Türkiye'nin bugünkü temel siyasi sorununu ise, "Özal Olayı"na bakarak görebiliriz.
Tapulu arazilerine gecekondu yapılmasına izin vermeyen siyaset ağaları yine demokrasimizi kilitlediler. AK Parti'ye alternatif bir muhalif parti çıkamadığı için, yine Cumhuriyet Muhafızları "Rejim tehlikede" feryatlarını yükseltiyor.
Ekonomik alanda devletin küçültülmesi ve global sermayenin gelmesi, kökten devletçiliğin rantını yiyenlerde "pasta paylaşımı bitiyor" endişesini yoğunlaştırıyor.
Avrupa Birliği Projesi ise, yerleşik hiyerarşileri kıracağı için, "Sevr hortluyor" çığlıkları da duyulmakta.
Oysa toplum da insanlarımız da gelişti.
Siyasete girebilseler, Özal'ı geçebilecek çapta başarılı ve birikimli, dünyaya açık insanlarımız var. Ama liderler oligarşisi, siyasetin kapılarını kendilerine rakip olabilecek çaptaki insanlara kapalı tutuyor.
Erdoğan'ın da benimsediği "Bayramlık-İdamlık Giysi" tekerlemesi ise, siyasetin risklerini vurguladığı için, başarılı ve birikimli insanları ürkütüyor.
Bu kısır döngüyü nasıl kıracağız bilemiyorum. |
|
|
Yeni dünya düzeni içinde Türkiye'nin yeri nerede? |
|
|
|
16 Nisan 2008 08:19, Çarşamba |
Tabii ki komplo teorileri ile her durumun özüne inmeniz mümkün değildir.
Tabii ki dış konjonktür yanında iç dinamikler de ülkelerin yönünü belirlemede etkilidir.
Ancak eski dünya düzeni değişirken bunun kendi ülkenize yansımalarını değerlendirmeden de, tabloyu bütün boyutları ile görmeniz pek mümkün değildir.
Şimdi bütün ülkeler bu "Yeni Dünya Düzeni"nin niteliklerini anlamaya çalışyor.
Bilmeliyiz ki Sovyetler'in çöküp dağılması ertesinde Baba Bush'un ilan ettiği "Yeni Dünya Düzeni" de eskidi ve rafa kaldırıldı.
Bazılarının "Tarihin sonu" da dedikleri bu eskimiş yeni dünya düzenine göre, "Demokrasi" ve "Serbest Pazar Ekonomisi" artık yeryüzünün rakipsiz ideolojik değerleriydi. Bunların uygulayıcısı ise hem askeri hem de ekonomik gücü ile "Tek süper devlet" Amerika Birleşik Devletleri olacaktı.
Bu model belki El Kaide'nin ABD'yi vurması, belki Çin'in ekonomik dirilişi, belki Putin'in Rusya'da başa geçmesi ile sona erdi.
Şimdiki Yeni Dünya Düzeni'nde hem siyasi, hem de ekonomik açıdan yeni kutuplaşmalar var. Adeta ilan edilmemiş bir yeni Soğuk Savaş yaşanmakta.
Yeni kutuplaşma
Bazılarına göre (mesela Robert Kagan'a göre) yeni denge "Demokrasiler" ile "Otokrasiler " arasında. ABD ve AB demokrasileri, Rusya ve Çin otokrasileri temsil ediyorlar.
Birey merkezli demokrasiler ile devlet merkezli otokrasilerin çatışması her alanda global ölçekte hissediliyor.
Bazılarına göre de (mesela Henry Kissinger'e göre) en yeni dünya düzeni, üç devrim niteliğindeki değişimin üzerinde gelişiyor.
Birinci değişim Avrupa'nın geleneksel devletler sistemini terk etmesidir. İkinci değişim köktenci İslam'ın tarihsel egemenlik kavramına karşı savaş ilan etmesidir. Üçüncü değişim de uluslararası ilişkilerde ağırlık merkezinin Atlantik'ten Pasifik'e kaymasıdır.
Sözü edilen en yeni dünya düzeninin oluşumunda yaşananlar da, sayısız tahlile konu edilmekte.
Örneğin Irak'ın işgali sırasında tanık olunan ABDAvrupa ayrılığı ve Amerika'nın "uniletaralizm" diye adlandırılan "yalnız kovboy" görüntüsü de geride kalmıştır. Afganistan'a NATO'nun asker göndermesi, İran'a ambargo konusunda Amerika-Avrupa dayanışması bunun kanıtlarıdır.
Avrupa Barışı
Avrupalılar AB'yi oluşturarak kendi içlerinde kuvvetin değil hukukun üstünlüğünü esas alan bir kıtasal barış düzeni kurmuşlardır. Ancak "Avrupa Barışı" aynı zamanda "Dünya Barışı" anlamına gelmemektedir. Bu açıdan Avrupalıların askeri gücü yetersizdir ve Avrupa global çıkarlarını koruyabilmek için Amerikan askeri gücüne muhtaçtır.
Yani NATO, ABD-AB arasındaki ilişkilerde üst örgüttür.
İnternette bu tür konuların tartışıldığı yüzlerce siteyi dolaştığınız zaman sayısız yorumlar buluyorsunuz. Dünyanın en seçkin beyinleri en yeni dünya düzeninin ip uçlarını arıyor, aralarında tartışıyorlar.
Bu arada tabii Türkiye'nin bu yeni düzendeki yeri de çeşitli spekülasyonların konusu. Örneğin Graham Fuller'in "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" kitabında, Türkiye'nin dış dünya ile gelişen ekonomik ve stratejik işbirliğine dikkat çekilmekte.
Fuller bu konuda Yeni Aktüel'de (128'inci sayı) şunları söylemişti:
- Yakın zamanın en önemli olaylarından biri de Müslüman ülkeler tarihinde ilk kez AK Parti gibi İslami bir partinin politikaya entegrasyonudur.. Bu durum Müslüman dünyasındaki İslami kökenli partiler için iyi bir örnektir. Müslüman ülkeler Türkiye'ye baktıklarında şunu görüyor: Nüfuzlu bir askeri güç, ilk demokratik Müslüman ülke, Avrupa Birliği (AB) adayı ve Amerika'ya "hayır" diyebilen bir ülke. Zira Türkiye Kuzey Irak'a asker çıkarma konusunda Amerika'ya direndi; Amerika'nın İran'ı izole etme politikalarına karşı çıktı; İsrail ve Filistin'le ilgili fikirlerini açıkça dile getiriyor; Hamas'la ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor; Suriye ile ilişkilerini yeniden canlandırdı. Türkiye'nin Amerika'nın politikalarına karşı çıkabilmesi çok önemli. Türkiye neye ihtiyacı varsa kendisi yapabilecek kapasitede bir ülke. Bence Erdoğan'ın yapması gereken şey Kuzey Irak Kürt yönetimiyle yakın diyaloga girmek olmalı.
Kullanılma durumu
Google'a "Turkey" ve "World Affairs " yazın. Karşınıza 500 bini aşkın sayfa çıkıyor. Makaleler, kitaplar, raporlar, gözlemler var bunların arasında. Türkiye'nin iç siyasal yapısı ve dış dünya ilişkileri, gerçekten karmaşık ve interaktif yapılara sahip.
Örneğin Yunanistan da, Kıbrıs Rumları da AB içindeler. Ama onların Ortodokslukları, Rusya'nın gözünde onları Türkiye'den daha yakın bir yerde tutuyor. Örneğin Amerika Türkiye'nin yanında ve PKK'ya karşı. Ama PKK'nın bir uzantısı olan PEJAK'ı İran'a karşı Amerika destekliyor.
Türkiye iç politikasının kronik rejim kavgaları arasında yine içine dönmüş durumda. Bazıları belki "NATO varken, AB'ye ihtiyaç yok" diye de düşünmekte olabilir.
Hatta bazıları için Rusya'nın devlet ağırlıklı otokratik modeli belki Kopenhag Kriterleri'nin alternatifi olarak da görülmektedir.
Unutulmaması gereken gerçek, dış konjonktür ile içerideki gelişmelerin tarih boyunca hep izdüşüm içinde bulunduklarıdır.
Biz yorumculara düşen ise, global ve yerel oluşumları gözlemlemektir.
Bunlara ancak gerçek devlet adamları yön verebiliyor.
Çapsız siyasetçiler ve bürokratlar ise aralarında iktidar kavgaları yaparlarken, ülkelerinin global rüzgârların önünde savrulduğunu göremiyorlar. "Ankara "nın güç dengelerine takılıp dünyadaki dengeleri unutanlar nihai değerlendirmede sadece kullanılıyorlar. |
|
|
Her şey gibi bu da geçer ama mutlaka iz de bırakır |
|
|
|
11 Nisan 2008 07:59, Cuma |
Yazılı hafızası olmayan toplumlarda geçen hafta bile tarih öncesi kadar uzaktır.
Böyle bir tarih öncesi zamana ilişkin bir anımı aktaracağım bugün.
12 Eylül askeri müdahalesine kadar geçerli olan 1961 Anayasası'nda, "Kontenjan senatörlüğü" vardı. Senato'nun 15 üyesini Cumhurbaşkanı belirlerdi.
Bir meslektaşımız 1974'te kontenjan senatörü olarak TBMM'ye girdi.
Seçilmişler arasında "atanmış" konumda bulunmak onu tabii ki rahatsız ediyordu. Bu ezikliğini aşmak için her fırsatta nükteler üretirdi.
Bir akşam Ankara'da, Çankaya'daki lokantalardan birinde, onun da aralarında bulunduğu bir gazeteciler topluluğu olarak yiyor, içiyor ve sohbet ediyorduk.
Bir ara kalktı, tuvalete gitti. Döndüğünde "Seçim bölgemi dolaştım" dedi.
Onu Çankaya'daki Cumhurbaşkanı senatör seçtiği için, bu semtte attığı her adımı, "Seçim bölgesini dolaşmak" diye niteleyip, alaya alırdı.
İtimat meselesi
Daha da uzak tarihe ilişkin bir başka anekdotu da, gazeteci Asım Us'un "Hatıra Defteri" nden aktarayım.
Atatürk'ün ölümü ertesinde İnönü Cumhurbaşkanı olur ve Celal Bayar yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilir. Yeni Bayar Hükümeti'ne güvenoyu verileceği gün, şairmilletvekili Yahya Kemal İstanbul'a giden trende görülür.
Yahya Kemal'e "Sen hükümete güvenoyu (itimat oyu) vermeyecek misin" diye sorarlar.
Yahya Kemal güler,
- Onlar bana itimat etsinler bu bana yeter, cevabını verir.
İsterseniz tarihin daha da önceki çağlarına uzanalım.
Gazeteci yazar Hüseyin Cahit Yalçın sert muhalefeti ve bazı kanunlara karşı çıkmasından dolayı önce 1923'te İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti. Ancak, 1925'te Takrir-i Sükûn yasasıyla, yine İstiklal Mahkemesi önüne çıkartıldı. Gazetesi kapatıldı ve sürgün cezasıyla Çorum'a sürüldü.
Savcı ve sanık
Hüseyin Cahit Yalçın, kendisini suçlayan İstiklal Mahkemesi Savcısı'na "Böyle bir mahkemenin savcısı olmaktansa sanığı olmayı tercih ederim" demesiyle de hatırlanır.
Yazının başında söylediklerimize dönersek.
Gerçekten de yazılı hafızası olmayan toplumlarda geçen hafta bile tarih öncesi kadar uzaktır.
Ancak tarihte yaşananlar bilinmese bile, bunlar toplumların bilinç altında izler bırakır ve bu izler kuşaktan kuşağa aktarılır.
İz bırakmak
Futbol oynayan çocuğun başına top çarpınca çocuk bayılmış. Annesi ve babası telaş içinde hastaneye taşımışlar çocuğu. Röntgen sonucunu beklerken, yanlarına gelen bir adam "Neden böyle perişan durumdasınız" diye sormuş. Oğullarının başına top çarptığını ve çocuğun bilincini yitirdiğini anlatmışlar.
Adam onları teselli etmek için kendi çocukluğunda başından geçen olayı anlatmış:
- Ben çocukken trende giderken vagon sarsıldı ve tepede duran bir gramofon başıma düştü. Ben de bayılmışım. Beni tedavi ettiler...
Adam sonra sağ elinin işaret parmağını gramofonun iğnesi gibi başına koyup, gerdan kırmaya ve başını sağdan sola döndürmeye başlamış,
- Evet... Beni tedavi ettiler... Bakın hiç iz kalmadı, iz kalmadı, iz kalmadı, diye söylenip durmuş. |
|
|
Sadece siyasetçilerin bilinçli ve sorumlu olması yetmez ki... |
|
|
|
10 Nisan 2008 08:32, Perşembe |
Sovyetler Birliği çöküp dağılmadan önce, bu devlet topraklarından gelen herkesi, "Sovyet vatandaşı" olarak görmez miydik?
Neticede hepsinin birer Sovyet pasaportu vardı. LeninistStalinist öğreti, farklı milliyetlerin emekçi sınıflarının "Sovyet insanı"nı oluşturduğunu vurgulamaktaydı.
Sovyetler Birliği çöküp dağılınca kimin Türkmen, kimin Ermeni, kimin Kırgız, kimin Ukraynalı, kimin Estonyalı olduğunu anlamaya çalışır olduk. Sovyet "Nomenklatura"sının egemenlerinden Şevardnadze Gürcistan'a, Aliyev Azerbaycan'a başkan oldular.
Eskiden de Stalin'in Gürcü, Mikoyan'ın Ermeni, Kruşçef'in Rus olduğu bilinirdi. Ama bunlar "Alt kimlik"lerdi. Siyasal merkez-kaç kuvvetleri, alt kimlikleri üste çıkardı. Eski üst kimlik ise buharlaştı.
Bu durumu Yugoslavya'da da gördük. Saddam sonrası Irak'ında da Şii-Sünni-Kürt kimlikleri, "Iraklı" olmanın ötesinde anlamlar taşımıyor mu?
Farklılıkları ulusal bütünlük içinde tutabilmenin bir yolu, otoriter rejimlere sahip olmaktan geçiyordu yakın geçmişe kadar. Ama bunlar kalıcı bütünlüğü sağlayamadılar.
Hindistan örneği
Buna karşı kendi içlerinde Birleşmiş Milletler kadar hem milliyetler ve diller, hem de dini inançlar açısından çeşitlilik sahibi olan mesela Hindistan gibi ülkeler, demokrasinin varlığı sayesinde bütünlüklerini korudular. Amerika Birleşik Devletleri ise süper güç oldu.
Şimdi çoğulcu demokrasiyi ve serbest pazar ekonomisini birleştirici üst değerler olarak "Avrupa Birliği" içinde özümseyen bir kıtasal bütünleşme denemesi yapılmakta. Bu modelde İtalyanlar İtalyan, Almanlar Alman olarak kimliklerini koruyorlar. Ama üst kimlik "Avrupalılık" oluyor.
Türkiye dünyadaki bu olayların ve gelişmelerin, tribündeki pasif izleyicisi değil.
Zaten farklılıkların "Osmanlılık" üst kimliği altında birleştirildiği bir deneyimi uygulayarak yaşadık tarihimizde.
Ulusal bütünlüğümüzü yeniden oluşturduğumuz Cumhuriyet döneminde ise, çoğulcu demokrasiyi de benimseyerek, kendi içimizdeki farklılıklarımızın ileride çatlak nedenleri olmalarını önledik.
Farklılıklar var
Ancak unutmayalım ki, bu farklılıklar dün de vardı, yarın da var olacak.
Bu topraklardaki birbirlerinden çeşitli nedenlerle farklı olan insanlar uzaydan gelmedi.
Eğer 21'inci yüzyılı yaşadığımız bu dönemde, birileri yeniden geçen yüzyılın "otoriter-kökten merkeziyetçi-devletçi-tek sesli-yarı militarist" modelini topluma "gelecek" diye sunmaya kalkışırsa, Sovyetler'in, Yugoslavya'nın, Irak'ın yaşadıkları serüvenlerin benzerleri, bizim gündemimize de girebilir.
Bu konuda sadece siyasetçilerin sorumlu ve bilinçli olmaları yetmiyor.
Yargının da, ordunun da, bürokrasinin ve sermaye kesiminin de, tarihi ve siyaseti, bilinçle değerlendirmeleri gerekmekte.
Felaketle bitecek serüvenlerden, krizlerden, anarşi ve terörden uzak durmanın yolu, Avrupa Birliği'nin üst değerlerini, Türkiye'nin de üst değerleri haline getirmektir.
Sonraya ertelemek
Ortadoğu, Kafkaslar-Balkanlar coğrafyasının bizim jeo-politiğimizdeki olumsuz yansımalarını asgariye indirmek, bilinçli ve kararlı bir "Avrupalılık" siyaseti izlenmesine bağlıdır.
Kısa vadeli iktidar kavgaları arasında bu gerçeği görmeyip, AB yolundaki ilerlemeyi "sonra düşünürüz" diyen bir siyaset ve idare anlayışının egemen olması, Türkiye'nin bütünlüğüne ilişkin önceliklerin de rafa kaldırılması anlamına gelebilir.
Muhalefette başka, iktidarda başka olan nice siyasi parti gördük.
Bir yeni deneme yapılması ve ileride iktidar olabilecek partilerin, muhalefetteyken de iktidarmış gibi "ülke sorumluluğu" taşımalarının sergilenmesi, herhalde topluma da, devlete de nefes aldırabilir.
Bu açıdan Avrupa Birliği'ne uyum konusunda açılacak yeni paketleri, muhalefetin de desteklemesi beklentisi içindeyiz.
"Demokrasi budur" diye birbirlerinin kalesine lafla gol atmayı siyaset zanneden kadrolardan beklentimiz budur. |
|
| | Toplam 42 haberden 11 - 15 arası gösteriliyor |
|
|
|
|
|
|
|
|