|
|
|
|
|
|
VİDEO
|
Yargının tarafsızlığı yargının bağımsızlığı kadar önemlidir |
|
|
|
02 Temmuz 2008 09:41, Çarşamba |
Yargının tarafsızlığı yargının bağımsızlığı kadar önemlidir
En büyük endişemiz dinin siyasete alet edilmesi ihtimali değil miydi?
Bu arada hukukun siyasete alet edilmesi ihtimalini unuttuk.
Şimdi bu ihtimal bir gerçek olarak bütün şiddeti ve tüm kötü yan sonuçları ile gündemimizde.
Toplum kesimleri de, bireyler de, siyasi eğilimlerine göre yargı kararlarına da, hukukun adalet sistemi tarafından yorumlanma biçimine de kuşku ile bakıyor.
Adaletin evrensel simgesi olan elinde terazi bulunan gözü kapalı kadın, bizde siyasi ve ideolojik eğilimine göre elindeki nalıncı keserini kullanmaya hazır bir portreye dönüşmüş durumda.
Dün sabahtan başlayarak devam eden Ergenekon Dosyası'na ilişkin gözaltına alınmaları bir kesim nasıl "Olur mu böyle şey" diyerek izlediyse, gerek AK Parti gerekse DTP hakkında Anayasa Mahkemesi'nde devam eden kapatma davalarını da, belirli kesimler "Olur mu böyle şey" diyerek izlemiyorlar mı?
Hukukun üstünlüğünün ve yasalar önünde herkesin eşitliğinin, Cumhuriyet'in de, demokrasinin de ve genel olarak "Rejim"in de temel taşları olduğunu unuttuk.
"İktidar olmak" her şeye yeter zannettik.
Oysa dünyanın her ülkesinde mutlaka bir iktidar vardır.
Bazı ülkelerde demokrasi eksikli olabilir ama bu ülkelerde de şu ya da bu şekilde mutlaka bir muhalefet de vardır.
Ancak sadece belirli uygarlık düzeyine ulaşmış ülkelerde "Hukukun Üstünlüğü" vardır.
Bağımsızlık ve tarafsızlık
Yargının bağımsızlığı kadar tarafsızlığı da temeldir bu ülkelerde.
Biz bunları unuttuk.
"Kürt Realitesi" gündeme gelince "Bölünme fobisi" ağır bastı. "İslam Gerçeği" gündeme gelince "Şeriat tehlikesi "ne kaptırdık kendimizi.
Devlet veya "Rejim " kendisini her aracı kullanarak korumak isterken, "Hukuk" da bu araçların arasına giriverdi. O kadar ki, hukuk askeri darbelerin meşruiyetine fetva veren bir aygıt biçimine de dönüştü Türkiye'de.
İşte şimdi sonuçları görmekteyiz.
Kendilerini "Demokrat" olarak görenler, Anayasa Mahkemesi'ndeki kapatma davalarını kuşku içinde izliyorlar.
Kendilerini "Kemalist" olarak görenler de, Ergenekon Dosyası'na ilişkin gelişmelere kuşku ile bakıyorlar.
Yargıçlar ve savcılar sanki siyasi kampların taraflarıymış gibi gözleniyor.
"Adalete güvenmek" sanki ancak başka dünyalarda mümkün olabilirmiş gibi değerlendiriliyor.
Bu gerçek bir "kriz" dir.
Adımlar atılmalıdır
Özellikle yargının bu krizi geride bırakacak çözümler üretmesi ve Türkiye'de herkesin ve her kesimin adaletin varlığına inandırılması için bütün yolların açılması şarttır.
Örneğin AK Parti hakkında ne yönde karar verilirse verilsin, bu karar Anayasa'nın emrettiği gibi "gerekçe"si ile birlikte açıklanmalıdır.
Bakın hâlâ türbana ilişkin Anayasa değişikliklerini iptal eden kararın "gerekçe"si yok ortada.
Aynı şekilde Ergenekon Dosyası da artık bir "İddianame"ye dayandırılmalıdır.
İnsanların bir iddianame olmadan süresiz tutuklu kalmaları ve her doğan günün yeni gözaltılar getireceği ihtimali, artık savaş halinde bile zor kabul ediliyor.
Yargıçlar ve savcılar, artık rejimi değil hukukun üstünlüğünü koruduklarını, her kararları ve her davranışları ile topluma hatırlatmalıdırlar. Yargının bağımsızlığına verdikleri önemi vurguladıkları kadar, yargının tarafsızlığının önemini de gündemde tutmalıdırlar.
İşte görüyoruz.
Hukukun siyasete alet edilmesi, dinin siyasete alet edilmesi kadar tehlikelidir. |
|
|
Kartel medyası dönemine özlem duyanlar gerçekleri görmelidir |
|
|
|
30 Mayıs 2008 09:30, Cuma |
Serbest rekabet, bireylerin de toplumların da itici gücüdür. Ama rekabet "Haklı" olabildiği oranda, kendisinden beklenen toplumsal ve ekonomik faydaları sağlar.
Bu nedenle haksız rekabetin önlenmesini amaçlayan yasalar vardır. Ayrıca rekabetin haklı olmasına ilişkin ve bazıları yazılı olmayan ahlak kuralları da, toplumun bilinç altına yerleşmiştir. Diyelim ki buzdolabı alacaksınız. Piyasada da, aynı fiyat yelpazesinde en az on marka var.
Bunlar reklam, satış kolaylığı, ödeme imkânı ile farklılık yaratmaya çalışır. Tüketicinin kendi markasını talep etmesi için, tüm pazarlama yöntemlerini ve satış tekniklerini devreye sokar.
Bu markalardan biri ürününe talep yaratmak için teknik özelliklerini ve satış kolaylıklarını anlatmak yerine, rakip markaların negatif yanlarını anlatmaya kalkışırsa, işte bu "haksız rekabet"e yol açar.
Veya aynı ürüne sahip birkaç şirket birleşip, rakipleri yok etmek için fiyat anlaşmaları yapar, bayileri yıldırma politikası izlerse, yine serbest ve haklı rekabet devre dışı kalır.
Medya rekabet
Türkiye'de serbest rekabet olabildiğince korunuyor. "Rekabet Kurulu" bu alanda dikkate değer çalışmalar yapmakta. Bu alanda içtihatlar oluşmaya başladı.
Serbest rekabetin kurallarının pek hesaba alınmadığı tek alan, galiba medya sektörü.
Hatırlarsak çok yakın dönemde, yani 28 Şubat postmodern darbesi sürecinde bir "medya karteli" bile oluşturulmuştu.
Çalışanların işyeri seçme özgürlüğünün bile kısıtlandığı, satış ve reklam fiyatının ortak belirlendiği, dağıtımın tek elden yapıldığı, göreceli küçük gazetelerin engellendiği ve mesela o zamanki Akşam gazetesinin dağıtılmayarak öldürüldüğü bir kartel uygulamasıydı bu.
"Medya Karteli" nin siyasete yansıması ise, Ankara'dan verilen ortak manşetlerin büyük gazetelerde aynen yayınlanması, eleştiren yazarların susturulması biçiminde görülüyordu. O kartelleşme dönemi, mesleki, ekonomik ve siyasi açıdan fiyasko ile sonuçlandı.
Kartele katılanlardan bazıları iflas etmekle kalmadı, cezaevine bile girdi. Ortak manşetlerle oluşturulmaya çalışılan siyasi senaryoyu halk reddetti ve o dönemin siyasi aktörleri seçimde baraj altına itildi. O döneme kadar kamuoyu oluşturmada gerçekten etkili olan merkez gazetelerinin, halk çoğunluğu katında güvenilirliği sarsıldı.
Hangi çağdaşlık
Kartel medyasınca örtülen ülke gerçekleri 2001 ekonomik krizi ile açığa çıktı. Sadece medya sektöründe 4 bin çalışan işsiz kaldı. Bugün durum çok farklı. Medya sektöründe birden fazla gazete ve TV kanalına sahip büyük bir grup var. Ama bunun karşısında da, hem rekabeti, hem çoksesliliği güvence altına alan gazeteler ve TV kanalları var.
Bu sağlıklı bir tablodur. Ama şimdi bir bölüm medya, kartel dönemi özlemini yansıtan görüntü içinde. Halkı veya seçmeni devredışı bırakmayı öngören girişimleri, "Çağdaşlık" veya "Laiklik" biçiminde sunup, demokrasiyi Cumhuriyet'in tehdidi olarak gören akımları kendi okur ve izleyicilerine pompalıyorlar.
Demokrasiyi sadece "iktidarda kim var" sorusuna endeksliyorlar. Laiklik "inanç ve ibadet özgürlüğü" olarak algılandığı zaman bu "şeriatçılık tehdidi" biçiminde haberleştiriliyor, yorumlanıyor.
Halk düşmanı medya mı?
Tüm bunlar da çokseslilik ve basın özgürlüğünün doğal sonuçlarıdır. Ancak bu çizgiyi izleyen medya kendi dışındaki medyaları hiç utanmadan ve sakınmadan "dinci medya", "anti-laik medya", "iktidar medyası" olarak nitelediğinde, hem haklı rekabetin en azından ahlaki kuralları çiğneniyor, hem de 28 Şubat post-modern darbesinin medyadaki rezillikleri unutulmuş oluyor.
Bu gerçeklerin ışığında, geçmişteki siyasi ve medyatik hastalıkların, çarpıklıkların en fazla zararını çekmiş olan SABAH'ın, Türk medyasındaki rekabetin ve çoksesliliğin güvencesi olduğunu bilmeliyiz.
"Militarist medya" veya "Halk düşmanı medya" gibi nitelemelerle, rakipleri yaftalamanın hem kural hem de ahlak dışı olduğunu düşünenlerdeniz.
Ama çok yakın geçmişte yaşananların unutulmasını ve olayın "Hafıza-i medya nisyan ile maluldür" diye geçiştirilmesini de içimize sindiremiyoruz. |
|
|
Kime neden kızmamız gerektiğini daha derinine irdelemeliyiz |
|
|
|
26 Mayıs 2008 07:38, Pazartesi |
Kime neden kızmamız gerektiğini daha derinine irdelemeliyiz
Medvedev'in Cumhurbaşkanı, Putin'in Başbakan olması ile Rusya'da başlayan yeni süreci, bir siyasal bilimci ile tartışıyorduk.
Şöyle dedi:
- Yeni Rusya'nın iç siyasetini de dış politikasını da anlayabilmek için eski Rusya'yı ve Sovyetler dönemini bilmek şarttır. Rusya'nın yönetiminde Büyük Petro'dan Çariçe Katerina'ya, Stalin'den Brejnev'e uzanan deneyimlerin bilgileri etkilidir.
Hitler Almanya'sının Wehrmacht'ı "Barbarossa Harekâtı" ile Sovyetler Birliği'ne saldırdığı zaman, Komünist diktatör Stalin'in nasıl Rus tarihine ve kutsallarına sığınıp, halka Napolyon'u yenen Çar'ın generali Kutuzov'u hatırlattığını gündeme getirdi bu siyasal bilimci.
Çok doğru söylüyordu.
Aynı şekilde bugünün Türkiye'sini dün yaşanılanları bilmeden anlamak pek mümkün değildir.
Prof. Dr. M. Şükrü Hanioğlu'nun yeni yayınlanan "Geç Osmanlı İmparatorluğu'nun Kısa Tarihi" kitabını okurken, bu gerçeği şiddetle hissettim.(A Brief History of the Late Otoman Empire/ Princeton University Press-2008)
3'üncü Mustafa
Hanioğlu 17981918 arasını çarpıcı değerlendirmelerle gergef gibi işlediği bu çalışmasında merkezle çevre arasındaki farklılaşmaları sıralarken ve "Modernleşme" sürecinin doğurduğu paradoksal durumları irdelerken, 1774'te dönemin Padişahı 3'üncü Mustafa'nın şu yakınmasını da alıntılamış:
- Dünya altüst oluyor. Bizim hükümdarlığımız döneminde durumun daha iyiye gitmesi ümidi de yok. Kötü kader devlet yönetimin aşağılık adamların ellerine geçmesine hükmetti. Hain bürokratlarımız İstanbul sokaklarında sinsice dolaşıyor. Allah'a yakarmaktan başka yapacak bir şeyimiz yok.
Bugün de yurtta ve dünyada yer alan değişimin çapını doğru anlayamazsanız, ülkenizi değişime uyumlu hale getiremezseniz ve eski koşullar varmış gibi kararlarınızı da eskilerin tekrarı biçiminde alırsanız, siz de 3'üncü Mustafa gibi, kendi kadrolarınıza sinirlenerek yok olmayı beklersiniz.
Osmanlı çok dilli, çok dinli, çok uluslu eski model imparatorluğu milliyetçiliğin yükselen değer olduğu dönemde korumanın imkânsızlığını da, eski Avrupa imparatorluklarının emperyalizme geçtiğini de anlayamadı.
"Modernleşme" sadece ordunun ıslahatı veya teknolojinin adaptasyonu zannedildi.
Dön baba dönelim
Acaba bugün de bireyin merkezi ele geçirdiği, alt kimliklerin üste çıktığı ve globalleşmenin sınır tanımaz biçimde ulus devletlerin her çeşit değerlerinin yanına yeni yükselen değerler eklediği bir dönemi yaşadığımızı algılamakta zorlanıyor muyuz?
"Demokrasi" ile "Laikliği" bir arada ve bir bütün olarak yaşatmaya çalışmak yerine, farklı yorumların sahiplerini Ankara sokaklarında sinsice dolaşan şeriatçılar olarak görmemizde, biraz "3'üncü Mustafalık" yok mu?
Ya da hem Osmanlı'da hem Cumhuriyet döneminde bütün ağırlığı ile var olan "Kürt Realitesi" bugün uluslararası bir sorun olarak tüm boyutları ve maalesef bölücü terör boyutu ile de karşımıza çıktığında, "Ne değişti de bu olay bu aşamaya geldi" diye sorgulamamız gerekmez mi?
Bütün temel kanunlarımızı Batı'dan alıp, kabul ettik. Anayasamızın bütün ilke ve kurumları Batı'nın ürünleri. Alfabemiz bile Latin alfabesi değil mi?
Peki hukuk fakültelerimizden bu kanunların ve ilkelerin orijinal dillerinden okunup anlaşılmasını sağlayacak, İtalya'nın, Fransa'nın, Almanya'nın içtihatlarını anlaşılmasını mümkün kılacak dil bilgisine sahip kanun adamları çıkabiliyor mu?
Güven sorunu
Neden Türk yargısının kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde sürekli bozuluyor ve Türkiye devamlı tazminata mahkûm oluyor?
Sadece Yargı ile Yürütme arasında mı gerginlik var sanki? "İdare" ile "Yargı" çok mu uyumlu?
Ahmet Nazif Zorlu "İdare "nin tasarrufuna güvenip 850 milyon dolara Karayolları'nın arsasını ihaleden aldı. Ve bir idare mahkemesi kararı ile, bu ihale geçersiz sayıldı.
Siz yabancı sermaye olsanız bu düzene güvenip Türkiye'ye yatırım yapar mısınız?
"Tahkim" şartı böyle örneklerin çokluğunun sonucu değil mi?
Dün Menderes'e, Demirel'e, Özal'a sinirlenenler, bugün de aynı şiddetle Erdoğan'a sinirleniyorlarsa, bu sinirin ortak paydası gerçekten "laiklik" midir? |
|
|
Sevinçli bir telaş içindekiler daha önce neredeydi? |
|
|
|
29 Nisan 2008 08:25, Salı |
Çok uzak bir tarih öncesi zamandan söz etmiyorum.
1980'li yıllarda gazetelerin sahipleri olan isimleri hatırlıyor musunuz?
Hürriyet'in Erol Simavi'sini, Cumhuriyet'in Nadir Nadi'sini, Tercüman'ın Kemal Ilıcak'ını, Milliyet'in Ercüment Karacan'ını, Günaydın'ın Haldun Simavi'sini, Sabah'ın Dinç Bilgin'ini hatırlıyor musunuz?
Milliyet'in Ali Naci Karacan'ın, Akşam'ın Necmettin Sadak'ın, Vatan'ın Ahmet Emin Yalman'ın, Dünya'nın Falih Rıfkı Atay'ın, Son Posta'nın Selim Ragıp Emeç'in, Yeni Sabah'ın Safa Kılıçlıoğlu'nun, Vakit'in Hakkı Tarık Us'un olduğu, CHP'lilerin Ulus'u, DP'lilerin Zafer'i okudukları 1930-60 arasından söz etmiyorum.
Peki bugün de var olan gazetelere girip çıkan sermaye sahiplerinin isimlerini hatırlıyor musunuz?
Asil Nadir, Korkmaz Yiğit, Erol Aksoy, Malik Yolaç, Cem Uzan, Mehmet Ali Yılmaz, Numan Esin, Mehmet Ali Ilıcak, v.b...
İlgi çekici bir tablo değil mi? Kuşak farklarını hesaba almazsak, okurlar ve çalışanlar değişmiyor, ama gazetelerin sahipleri değişiyor.
Şu anda elinizdeki "Sabah"ın serüvenini hatırlayın, durumu anlamanıza bu bile yeter.
1970'lerin sonunda tek kanallı TRT'de çok izlenen Amerikan yapımı "Kökler" diye bir dizi vardı. Bu dizide AfrikalıAmerikalı insanların kökenlerine iniliyor ve KuntaKinte adındaki bir Afrikalının, köylüleriyle birlikte köle olarak satılıp, Amerika'ya getirilmeleri hikâye ediliyordu.
1980'de Milliyet'i Ercüment Karacan'ın Aydın Doğan'a sattığı, gazetenin Boğaz'daki bir yemekli toplantısında çalışanlara duyurulunca, rahmetli Namık Sevik, Ercüment Karacan'a "Bizi Kunta Kinte gibi sattın" diye sitem etmişti.
Çizgi değişmedi
Daha sonra yaşanan dönemde, Milliyet'in sadece mülkiyetinin satıldığı anlaşıldı. Yazarların, çizerlerin, çalışanların çizgileri eskisi gibi sürdü. Aydın Doğan gazetenin mali yapısını güçlendirdi, ama yazı işlerine müdahale etmedi.
Aynı durumu Hürriyet'te de görmedik mi?
Neticede Erol Simavi Hürriyet'i önce Erol Aksoy'a satıyordu. Kısa bir dönem Erol Aksoy patron konumundaydı. Sonra Hürriyet, Aydın Doğan'ın oldu. Bu üç patron değişiminde, Ertuğrul Özkök hep Genel Yayın Yönetmeni, Oktay Ekşi hep Başyazar kaldı.
Demek istediğim şu. Gazetelerin çalışanları Türkiye'nin yorgun savaşçılarıdır.
Onlar canlarını dişlerine takarak, gece gündüz dinlemeden gazetelerini en iyi şekilde hazırlar. Amansız bir rekabet ortamında önde gitmek için mesleklerinin tüm birikimlerini gazetelerine yansıtırlar.
Aralarındaki sadece küçük bir azınlık, gazete bordrosunu bir siyasi partinin üye listesi veya bir holdingin memurlar kadrosu olarak görür.
Şirket değil gazete
Çalışanların çok büyük çoğunluğu için gazete, bir "Şirket" değil bir "Gazete" dir.
Gazete sermayesinin el değiştirmesini o büyük çoğunluk, okurlar ve diğer gazetelerde çalışanlar gibi, uzaktan ve "haber" olarak izler.
Akıllı ve bilinçli yeni sahipler de, siyasi eğilimlerini ve çeşitli bağlantılarının ağırlığını yazı işlerine yansıtmadıkları oranda, gazete çalışanlarının ruh ve meslek sağlıkları korunur.
Bu gerçekleri bütün gazeteciler çok iyi bilir.
Çünkü Türkiye'de son dönemde el değiştirmemiş gazete yoktur.
Bu açıdan Sabah'ın son satılışındaki ayrıntılardan ötürü gazete çalışanlarını sorgulamaya kalkışanlara, sadece Gaziantep Ağzı'ndaki "Davacının aptalı derdini mübaşire anlatır" özdeyişini hatırlatabilirim. Onlara "Ama siz de Kızılderilileri öldürdünüz" benzeri bir açıdan cevap vermeyi açıkça anlamsız buluyorum. Onların sevinçli bir telaş içinde bulunmalarını gülerek izlerken, sadece "Daha önceleri neredeydiniz" diyebilirim. |
|
|
Sadece partiler değil devlet ve yargı da şu anda yargılanıyor... |
|
|
|
22 Nisan 2008 08:16, Salı |
Teoride "Devlet" tarafsızdır. Kanunlar önünde herkes eşittir.
Teoride anne ve babalar da, çocukları karşısında tarafsızdır, ayrım yapmazlar.
Ama pratikte herkes taraflıdır.
Bu taraflılık belli edilmek istenmese de, bir noktada ortaya çıkıverir.
Nasrettin Hoca'nın karılarına bakış açılarındaki durum gibidir bu.
Nasreddin Hoca'nın biri genç ve güzel, diğeri yaşlı ve güzel olmayan iki karısı "Hoca beni daha çok seviyor" diye birbirleriyle kavga etmişler. Sonunda Nasrettin Hoca'ya gitmişler ve sormuşlar:
- Hangimizi daha çok seviyorsun?
Hoca "İkinizi de çok seviyorum" demiş. Ama karıları bu cevaptan tatmin olmamışlar. Soruyu somutlaştırmışlar:
- Diyelim ki üçümüz bir kayıktayız. Kayık su alıp batıyor... Hangimizi kurtarırdın?
Hoca iki karısına şöyle bir bakmış.
Sonra yaşlı ve güzel olmayan karısına dönüp, sormuş:
- Sen yüzme biliyorsun değil mi?
Vatandaşlık hakları
Duyguların böylesine bir durumda açığa çıkmasına bir çocuğu anne ve babasının sorgulaması sırasında da tanık olmuştum.
Küçük bir çocuğa anne ve babası "Hangimizi daha çok seviyorsun" diye sorduğunda, çocuk babasına dönüp "Kimi daha çok sevdiğimi söylersem bana küser misin" diyerek cevap vermişti.
İdeolojik devletten hukukun üstün olduğu demokratik devlete geçiş, devletin farklılıklar karşısındaki tarafsızlığını da bir varlık felsefesi haline dönüştürdü.
Bugün gelişmiş bir ülkede "Ben vatandaşım" demek, o ülke devletinin vatandaşlarına sunduğu tüm hak ve imkânlardan her bireyin yararlanacağı anlamına gelir. Teröre ve şiddete dönüşmeyen, kin ve nefreti körüklemeyen bütün düşüncelerin özgürce açıklanması da, bu çerçeve içindedir.
Şimdi Türkiye'de "Devlet anlayışı"nın bu sürece girip girmediğinin sınanması dönemindeyiz.
Devlet Türk olanı da Kürt olanı da, Sünni'yi de Alevi'yi de, Müslüman'ı da Hıristiyan'ı da, AK Partiliyi de CHP'liyi de DTP'liyi de eşit ve aynı haklara sahip olarak mı görmektedir?
Yoksa bazı kesimler ve bazı siyasi partiler, diğerlerinden daha fazla mı eşittir?
Anlamsız bir süreç mi?
Eğer durum böyle ise, 1946'dan beri içine girdiğimiz çok partili demokrasi sürecinin, Avrupa Konseyi'nin kurucusu olmamızın, AB üye adaylığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi mevzuatını üst hukuk normu olarak kabul etmemizin, durmadan bozup yeniden yazdığımız anayasalarımızın falan bir anlamı yoktur.
Bu açıdan bakıldığında Anayasa Mahkemesi'ndeki parti kapatma davalarında sadece kapatılmaları istenen partiler yargılanmıyor.
Aynı zamanda Türkiye'deki "Devlet"in yapısı ve Anayasa Mahkemesi'nin bu yapı içindeki yeri de uluslararası zeminde yargılanıyor.
Buna alışmış olmamız gerekmekte.
Çünkü bireysel başvuru hakkı kabul edildiği günden beri, Türk yargısının pek çok kararı, AİHM'ce yeniden yargılanmış ve Türkiye bu kararlar yüzünden defalarca tazminata mahkûm olmuştur.
Şimdi durum daha ciddi bir safhadadır.
Çünkü Türkiye'nin Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağladığı AB tarafından kabul edildiği için tam üyelik müzakereleri başlatılmıştır.
Askıya alınmak
Eğer seçimde kazanan ve topluma şiddet ve nefreti değil demokratik çözümleri öneren siyasi partiler kapatılır, seçilmiş siyasetçiler yasaklanırsa, bu Kopenhag Kriterleri'nin de askıya alındığı anlamına gelir.
Yani Türkiye'nin AB ile ilişkileri de askıya alınır.
Bu ilişkilerin yeniden ilerleme sürecine sokulması ise, 27 AB üyesinin ittifakını gerektirir.
Uzmanlar bunun en az 1015 yıl sonrasına ait bir zamanı ifade ettiği görüşündeler.
Biz içeride "Kapatılacak mıkapatılmayacak mı" diye yerel bir papatya falına bakarken, Türkiye'nin uluslararası camiadaki konumunun da falına baktığımızın belki farkında değiliz.
Anayasa Mahkemesi'nin kuruluş yıldönümü etkinliklerine bütün partiler davet edilirken DTP'nin davet edilmemesini de, belki çocuğun babasına "Kimi çok sevdiğimi söylersem bana küser misin" demesindeki gibi gülerek yorumluyoruz.
Aslında 1990'ların ortasına kadar Güneydoğu'da Hizbullah'ın PKK'ya alternatif olarak görülmesini de belki tebessüm ederek izlemiştik. O dönemdeki Devlet'in başının, kayıp silahlar olayına "Devletin rutin dışı işleri olur" demesine de gülüp geçmiştik belki.
Ama bilelim ki Nasrettin Hoca'nın yaşlı karısı da yüzme bilmiyor. En kötüsü Nasrettin Hoca'nın yüzme bildiği de kesin değil. |
|
| | Toplam 42 haberden 6 - 10 arası gösteriliyor |
|
|
|
|
|
|
|
|