Advertisement
 
 
13 Ekim 2008, Pazartesi
 
Laiklik demokrasiyle çatışır oldu Yazdır E-posta
04 Mayıs 2007 12:12, Cuma
Türkiye toplumsal gelişmeler ve AB baskısı nedeniyle demokratikleşirken, koyu muhafazakâr toplumun Müslüman kimliği daha fazla telaffuz edilir oldu. Liberal demokrasinin ordunun zayıflamasına ve laikliğin sulandırılmasına yol açacağı düşüncesi bu yüzden güçlü. Laiklik, Kemalistlerin İslamcı bir iktidara kapı açabileceğine inandığı demokrasinin antitezine dönüştü.

Tarih boyunca askeri liderler sonucu tayin edecek savaşlardan önce Tanrı'ya yakarmıştır. Modern Türkiye'deyse ordu Atatürk'ü anıyor. Ülkenin yüksek rütbeli generalleri geçen cuma çok ses getiren bildirilerini yayımlayıp yeni cumhurbaşkanı seçimini engelleme tehdidi savurduğunda, Büyük Lider'in adı ve mirası yardıma çağrılıyordu.
Generallerin dahil olduğu mücadele, yani İslamcı geçmişe sahip bir adamın, ilk olarak bizzat Atatürk'ün oturduğu ve o zamandan beri laik devletin simgesi sayılan bir makam olan cumhurbaşkanlığı mevkisine ulaşmasına dair tartışma sadece tayin edici değildi. Türkiye'nin modern bir Avrupalı ulus mahiyetinde kendine yönelik bakışının da tam kalbine dokunuyordu. Cumhurbaşkanlığına aday gösterilen Dışişleri Bakanı Gül'ün bu makama layık olup olmadığı meselesi, son günlerde ülkeyi tam ortasından ikiye böldü ve şu soruyu gündeme taşıdı: Türkiye açıkça laik olan kurucu ilkelerini, yani Atatürk'ün ortaya koyduğu 'Kemalist' ideolojiyi, demokrasiyle ve giderek daha görünür hale gelen Müslüman kimliğiyle nasıl uzlaştırabilir ya da uzlaştırabilir mi?

Bir din olarak laiklik
Batı'da kusursuz bir biçimde birbirini tamamlar görünen iki kavram mahiyetinde demokrasi ve laiklik, Türkiye'de gittikçe zıtlaşıyor ve mevcut kriz söz konusu çatışmanın bugüne kadarki en ciddi tezahürü. Türk siyaseti, koyu muhafazakâr bir toplumun geniş kitleleri açısından daha popülist ve temsil edici hale gelirken, bu çatışma da ağırlığını daha fazla duyuruyor. Bu durumun, Gül'ün adaylığı konusundaki çıkmazı aşma çabasıyla erken genel seçim çağrısı yapan Başbakan Erdoğan'ın mevzubahis seçimde kullanacağı ton bakımından etkili olacağına da kuşku yok. Gül, meclisteki ilk tur oylamada az farkla cumhurbaşkanlığını kaçırdı; ikinci tur oylamanınsa pazar günü yapılması bekleniyor.
Atatürk'ün Ankara'nın merkezindeki güzel manzaralı ve biraz da abartılı Anıtkabir'ini ziyaret eden herkesin fark edebileceği gibi, 1923'te Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntıları üzerine Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran asker-devlet adamının mirası canlı ve yaşayan bir şey. Birçok Türk için yapımı 10 yıl süren ve 1953'te tamamlanan bu anıt kutsal bir şeyi temsil ediyor: Anıtkabir, laikliğin taştan bir simgesi, ülkenin gayrı resmi dininin bir nevi tapınağı haline gelmiş durumda.
Kemalist devrimi ayakta tutan bütün ilkeler arasında en kalıcı, önemli ve yanlış anlaşılanı laiklik kavramı. "Cumhuriyetin resmi yapısının en tanımlayıcı unsuru laiklik," diyor, Bilkent Üniversitesi siyaset profesörü Faruk Gençkaya ve devam ediyor: "Laiklik, Türkiye'de en az İslamiyet kadar önemli bir tür dindir."
Bir din olarak laiklik fikri bir paradoks, ama Türk laikliğinin gerçekte ne anlama geldiğine dair kendine özgü kavramın izahına da yardım ediyor. Olgun demokratik ülkelerde laik sistem dinle devletin kesin ayrılığı anlamına gelir, fakat mutlak ibadet ve inanç özgürlüğünü de tanır. Türkiye'de laiklik daha öteye gidiyor ve Fransızların laisizm düşüncesiyle buluşuyor. İbadet özgürlüğü var; çoğunlukla yoksul kırsal bölgelerden gelen birçok yüksek rütbeli subay bile öyle ya da böyle dindar Müslümanlar olma yönünde tam özgürlüğe sahip, tabii bunu kendilerine sakladıkları sürece.
Fakat her cuma namaza giden milyonlarca Türk'ün dinlediği vaazları bir devlet kurumu olan Diyanet yazıyor ve gözden geçiriyor. Sonuç şu: Devlet bir yandan ibadete karşı modern bir liberal demokrasinin yapacağı gibi karışmazlık politikası benimserken, bir yandan da imamların gerici ve karşı devrimci olduğuna dair o hiç bitmeyen kuşkuların beslediği boğucu bir kontrol politikası yürütüyor; dini siyaset arenasının dışında tutmaya çalışıyor.
Akademisyen ve yorumcu Ömer Taşpınar geçen pazartesi yazdığı köşeyazısında ordunun 'gece yarısı bildirisinin' bu Jacoben bakışı yansıttığını savunuyor.
Ordu kendisini laik idealin nihai koruyucusu sayıyor ve işlerin ters gittiğini hissettiği anda müdahale etmekte asla tereddüt etmiyor;
1960'tan beri dört seçilmiş hükümetin devrilmesi de bunun göstergesi.

'Demokrasinin önkoşulu'
Bununla birlikte Türkiye için sorun şu: Modern laiklik ve devrimci laisizm bugün çatışma halinde. Fransa'da laiklik demokrasiyle eşanlamlı. Türkiye'deyse Batılılaşma ve moderniteyle bir tutuluyor. Bu yüzden de ülkenin laik sakinleri (sadece generaller değil, bürokratlar, diplomatlar, profesyoneller, akademisyenler, öğrenciler, gazeteciler ve daha birçokları) laik bir devlet fikrine böylesine dört elle sarılıyor. Taşpınar'ın da yazdığı gibi: "Aydınlanmış, milliyetçi, cumhuriyetçi, modern ve medeni olmaları için Türk vatandaşları -mutlaka- laik olmak zorunda."
ODTÜ rektörü ve Türkiye'nin önde gelen Kemalistlerinden biri olan Ural Akbulut da meseleyi şöyle ortaya koyuyor: "Laikliğimiz olmazsa demokrasimiz de olmaz. Türkler için önce ulus, sonra laiklik, sonra da demokrasi vardır."
Geçen ay Ankara ve İstanbul'da düzenlenen iki dev mitingte, daha fazla demokrasi talebinden ziyade "Türkiye laiktir, laik kalacak" ifadesinin yüksek sesle haykırılan bir slogan olarak öne çıkmasının nedeni de bu.
Bu gösteriler hatırı sayılır miktarda modern insanın paylaştığı bir inançtan, Türkiye'deki toplumsal yaşamın, birçok iktidar odağını halihazırda kontrol eden, şimdi de cumhurbaşkanlığını elde etmek isteyen bir parti tarafından giderek İslamileştirildiği inancından kaynaklı itirazlardı.
Ankara ve İstanbul'daki gösteriler Türkiye'de yapılanların en büyükleri arasındaydı ve nüfusun geniş kesimlerini kapsıyor, huzursuzluk hissiyatının kentsel merkezlerle sınırlı olmadığını ortaya koyuyordu. Bu noktada TOBB Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Dekanı Mustafa Aydın'a kulak verelim: "Bu boyutta bir itiraz, insanların devletin istemedikleri yönde değiştiğine dair gerçek bir korku hissetmeleriyle gerçekleşir. Çok sayıda insan, laik ve demokratik nitelikleri dört dörtlük olmayan birini devletin tepesinde görecek olmaktan hoşnut değil."

Asıl tehdit yerel yönetimler
AKP'nin laik devlet açısından gerçekte ne boyutta bir tehdit oluşturduğu sorusu hararetli tartışmaların konusu. Erdoğan, Gül ve Meclis Başkanı Arınç da dahil, parti içindeki birçok önde gelen şahsiyet vaktiyle İslamcı aktivistlerdi. Gül, 1997'de hükümeti kuran ve kapalı kapılar ardında Türklerin 'postmodern' diye nitelediği bir askeri darbeyle devrilen Refah Partisi'nin üyesiydi. Eski İstanbul Belediye Başkanı olan Erdoğan, halka yönelik kışkırtıcı bir İslami konuşma yaptığı için hapis yattı. Geçen ay Türkiye'nin yeni cumhurbaşkanının 'dindar' olması gerektiğini öne süren Arınç da koyu muhafazakâr biri.
Gerek hükümet gerekse AKP gizli bir gündemi olduğunu inkâr ediyor. Türkiye'nin dışişleri bakanı sıfatıyla Avrupalı diplomatik çevrelerde saygın bir yer edinen Gül, bugün de İslamcı eğilimler taşıdığına dair imalara ateş püskürüyor. Erdoğan partisinin dini eğilimleriyle, Almanya'daki Hıristiyan Demokrat partilerin eğilimleri arasında benzerlik kurmaya çalışıyor. Başbakan defalarca, "Biz Müslüman Demokratlarız" dedi.
Bazı gözlemciler şuna dikkat çekiyor: AKP'nin gizli bir gündemi varsa, bütün gözlerin üzerlerinde olduğu dört yıllık dönemde bunu hayret verici ölçüde iyi gizlemişler demektir. Partinin bu dönemde mecliste İslamcı meseleleri ileriye taşıma çabaları yetersiz kaldı; bunlar arasında en dikkat çekicisi, Erdoğan'ın zinayı suç haline getirmek yönündeki saçma girişimiydi. Her bu tür çabada Türkiye'nin cumhurbaşkanlığından Anayasa Mahkemesi'ne, meclisten basına kadar mevcut kurumları laikliğe yönelik tehditleri bertaraf edecek kadar güçlü çıktı.
Birçok laiklik yanlısı şunu savunuyor: Sıradan Türk vatandaşının yaşam tarzına yönelik gerçek tehdit yukarıdan, yani merkezi olarak yönlendirilen yasama yetkisinden değil, aşağıdan geliyor. Erdoğan her kavşakta anayasal engellerle karşılaşmış olsa da, ülkenin uçsuz bucaksız topraklarında AKP'nin kontrol ettiği yerel yönetimlerin önünde bu tür maniler yok. Kentlerdeki artan alkol yasağı örneklerine, mini etek giyen genç kızlara yönelik baskılara veya daha da kötü muamelelere ve sahil gibi kamusal alanlardaki harem-selamlık uygulamalarına dikkat çeken Prof. Akbulut, "Yerel yönetimler kontrol dışında" diyor.

Otoriter ve seçkinci hale geldi
Türkiye'deki 72 milyon insanın önemli bir bölümü kırsal kökenli ve dindar. Ülke içerideki toplumsal gelişmelere ve AB'den gelen dış baskılara bağlı olarak daha demokratik hale gelirken, Müslüman kimliğinin daha fazla telaffuz edilir hale gelmesi de çok muhtemel.
Bu bağlamda şu söylenebilir: Hükümetle ordu arasındaki mevcut çatışma, gerçekleşmesi beklenen bir kazaydı. Taşpınar'a göre, modern laisist kisve içindeki Türk laikliği, Kemalistlerin İslamcı bir iktidara kapı açabileceğine inandıkları liberal demokrasinin antitezi haline geldi. "Laiklik, Türk ordusunun modernleşmenin ve ilerlemenin muhafızı olarak siyasi rolünü meşrulaştıran otoriter ve seçkinci bir siyasi doktrin haline geldi" diyor Taşpınar.
Liberal demokrasinin ordunun zayıflatılmasına ve cumhuriyetin kurucu ilkelerinin, bilhassa da laikliğin sulandırılmasına yol açacağı düşüncesi bu yüzden güçlü. Bazıları Türkiye'nin demokrasiyi laikliğin üzerine çıkarması için çok erken olduğunu, zira laikliğin henüz güvence altına alınmadığını öne sürüyor. Akbulut'un öne sürdüğü üzere, Türkiye radikal İslam'la neredeyse Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan bu yana savaşıyor ve savaş henüz kazanılmış değil.
"Türk halkı için laikliğin ülkede 80 yıl gibi kısa bir sürede güvence altına alındığına inanmak çok kolay değil" diyor Akbulut ve ekliyor:
"İran'a bakın. Laik olduğu zamanları hatırlarım. 80 yıl bir ülkenin hayatında çok kısa bir süre." (Financial Times'ın Ankara muhabiri, 3 Mayıs 2007 Tercüme Radikal)

 
< Önceki   Sonraki >
 
 
 

HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ

 
MEDYA PAZARI © 2002 - 2008 Tüm Hakları Saklıdır.
Tel: 0212 671 0700 | Fax: 0212 671 0717      iletisim@medyapazari.com