Erkam AlışverişErkam Alışveriş
 
 
 
 
22 Kasım 2008, Cumartesi
 
Azınlıklar ya da 'kendi kendini sömürgeleştirme' Yazdır E-posta
15 Kasım 2008 21:28, Cumartesi
 
Gülen'in dönmesini en çok kim istemez? Yazdır E-posta
26 Haziran 2008 04:44, Perşembe

Yargıtay Daire Başkanları yayınladıkları bildiriyle, Anayasa Mahkemesi'ne, yetkilerini aşarak, Meclis tarafından değiştirilen 10'uncu ve 42'nci maddeleri "yok sayması" için göz kırpmıştı.
Bildiri baştan sona, sanki başka ( demokratik, sosyal hukuk devleti ) özellikleri yokmuşçasına, devletin laik niteliğinden söz ediyor, Başsavcının kapatma iddianamesine destek veriyordu.
Böylesine köşeli bir kurumun, 1999'dan beri ABD'de yaşayan ve Türkiye'de " laik devlet yapısını değiştirmek amacıyla yasadışı örgüt kurmaktan " yargılanan Fethullah Gülen'in beraat kararını onamasına, bazı çevreler hayret etti.
Şaşırmışlardı: Madem Gülen kendi adıyla anılan bir İslami cemaatin lideriydi; nasıl olur da beraat edebilirdi?
Yargıtay'ın aldığı kararın 'hukuksal' yönü beni ilgilendirmiyor. Ancak olaya 'siyasi' açısından bakabiliriz.
Bazıları, ideolojilerine bakarak, zümreler arasındaki ilişkilerin değişmediğini sanıyor.
Mesela şöyle: "Bürokratik elit Kemalist'tir, laikliği şiar edinmiştir; o halde İslami kesimle asla ilişkiye girmez, hele ittifak hiç yapmaz."
Ben hükmetme mekanizmalarının böyle işlediğini sanmıyorum. Şartlara bağlı olarak, her kesim bir diğeriyle, hatta düne kadar düşman ilan ettikleriyle dahi, ittifak yapabilir.
Bunun güzel bir örneğine, 12 Eylül 1980 darbe döneminde şahit olduk.
1960'larda askerlerin en çok bozulduğu kesimlerin başında Nurcular geliyordu. Onları epey itip kaktılar.
Ama 1980'e yaklaşırken, solcuları daha büyük bir tehdit olarak görmeye başladılar.
12 Eylül cuntası yönetime geçtikten sonra, 'Türk-İslam sentezi' diyebileceğimiz bir politika gütmeye başladı.
Cuntanın başı Org. Kenan Evren kent kent dolaşıp meydanlarda konuşmalar yapıyordu. Söylevlerinde Kuran'dan ayetler okuyor, dini vecizeleri art arda diziyor, Allah inancının altını çiziyordu.
O dönemdeki ilginç bir olayı biz daha sonra öğrendik: Erzurum ve çevresindeki Nurcuların lideri ' Kırkıncı Hoca' ( Mehmet Kırkıncı ) Kenan Evren'e bir mektup yazmıştı.
'Devletine bağlı' Kırkıncı Hoca, mektubunda gençlerin solculuğa kaymaması için İslam'a ağırlık verilmesini talep ediyordu.
En somut önerisi ise "din derslerinin zorunlu hale getirilmesi" idi.
Laik devlette 'zorunlu din dersi' olur mu? Ama oldu!
Evren cuntası dersi zorunlu kılmakla kalmadı, bunu 1982 Anayasası'na da soktu.
Olay çok çarpıcıydı: Çünkü Necmettin Erbakan'ın Milli Nizam Partisi ve ardından kurduğu Milli Selamet Partisi dahi böyle bir talepte bulunmamıştı!
Demek istediğim şu: Bürokratik elitin tek derdi, ayrıcalıklı konumunu sürdürmek ve makro siyasete hükmetmektir.
Bunu gerçekleştirmek için herkesle ( geçici ) ittifaklar yapabilir.
Mesela Gülen cemaatinin dünyanın dört bir yanında Türk okulları açması, misyonerlerle rekabete girmesi bürokratik eliti rahatsız etmez. Hatta (icabında) çaktırmadan destekleyebilir.
Ancak bir şartla: " Ben senin genel çerçeveni çizeceğim, sen ise benim kadrolarımın içine sızmaya çalışmayacaksın. "
Laikçi medya, ' öcüleştirme' alışkanlığıyla, " Acaba Hocaefendi, Türkiye'ye ' Humeyni gibi ' döner mi " diye soruyor.
Gülen'i 'İran tipi' bir rejimle özdeşleştirenler, ne onu tanıyor, ne de cemaati.
Bence onun dönmesinden en çok kim rahatsızlık duyar biliyor musunuz Recep Tayyip Erdoğan!
 
Barış Kudüs'ü kurtarır mı? Yazdır E-posta
05 Haziran 2008 05:17, Perşembe
Barış Kudüs'ü kurtarır mı?

Dün peşpeşe gelen iki haber, Ortadoğuda niyetlerle gerçeklerin, bir şeyi hayal etmekle gerçekleş/tir/menin ne kadar farklı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Önce haberlere bakalım. Türkiye'nin arabuluculuğunda başlayan Suriye İsrail barış görüşmeleri çerçevesinde taraflar bu hafta içinde tekrar Ankara'ya geliyor.

İkinci haber, yine İsrail merkezli ama tüm Müslümanları, Yahudileri, Hristiyanları ilgilendiren bir gelişmeye dair. İsrail meclisi (Knesset) aldığı bir kararla Kudüs'ü tüm dünya Yahudileri için başkent ilan etti.

İsrail işgali altındaki Kudüs'ün statünü belirlemek üzere İsrail meclisinin aldığı bu karar üzerinde biraz durmak gerekir. Alınan bu karar daha önce alınan başka bir kararın bir ileri aşamasını oluşturuyor. Daha önce de İsrail tek taraflı aldığı bir kararla, Kudüs'ü doğu ve batı kesimiyle bölünmez bir bütün kabul ederek İsrail'in başkenti ilan etmişti. Birleşmiş Milletler nezdinde başkent kabul edilen Tel Aviv yerine meclisi buraya taşımış, devlet yönetiminin fiili merkezi haline getirmişti. Hatta İsrail'i tanıyan ülkelerin büyük elçiliklerini Kudüs'e taşımaları için diplomatik girişimlerde bulunarak aldığı bu kararın uluslararası meşruiyetini sağlamaya çalıştı. Ve bu yolda girişimleri de devam ediyor.

Tarihi ve dini merkez olan Doğu Kudüs 1967'de işgal edildiğinden bu yana da hem orada yaşayan Müslüman ve Arap Filistinlilerin mümkün olduğunca nüfusunu kontrol altına almak ve şehirden kaçırmak için her türlü baskı politikalarını aralıksız sürdürdü hem de Kudüs'ün fiziki olarak Filistin ve Arap coğrafyasından yalıtılması için geliştirdiği stratejiyi uygulamak için her türlü yönteme başvurmaktan çekinmedi. Ve bu uygulamalara da hala devam ediyor. Bu çerçevede özellikle Kudüs çevresinde inşa edilen Yahudi yerleşimleri demografik dengeyi bozmaya yönelik olduğu kadar fiziki olarak şehrin kuşatılmasını hedefliyor.

İsrail'in Kudüs üzerindeki iddiaları ve oluşturduğu gayrı meşru fiili durum yani askeri işgal Siyonist sömürgeciliğin kendine özgü uygulamalarının temelini oluşturuyor. Aynı zamanda bu durum sadece bir avuç Filistinliyle Siyonist yönetimi ilgilendiren bir anlaşmazlık olmaktan çok, daha geniş küresel bir sorunun, çatışmanın alevlenmesi anlamına gelir. Çünkü Kudüs sadece Arapları değil yeryüzünde ki tüm Müslümanları ilgilendiren dini ve tarihi bir merkezdir. Aynı zamanda Kudüs'te oluşturulan de facto durum dünya Hristiyanlığını da rahatsız eden bir statüko değişimi anlamına gelir.

Bugüne kadar Kudüs'ün İsrail'in başkenti olmasına itiraz edilirken (ya da edilemezken) bu noktadan sonra en azından dünya Yahudilerinin mi yoksa İsrail'in mi başkenti olduğu ekseninde bir tartışma yapılacak. Dünya Yahudilerinin olmasın ama İsrail'in başkenti olmasına razı olmaya ikna etmeye yönelik bir planla karşı karşıyayız.

Türkiye'de bu hafta tekrar başlayacak olan Suriye İsrail görüşmelerinin bu olayla ne türden bir ilişkisi olduğu konusunda kafası karışık olanlar için hemen belirtelim: Barış girişimiyle Knesset'in aldığı karar arasında doğrudan bir ilişki var. En azından zamanlama açısından İsrail için bu böyle.

İsrail'le barış yapmayan en önemli devlet olarak Suriye kaldı. Mısır'ın devre dışı kalması, Ürdün'ün zaten malum olan konumu ve ilişkileri nedeniyle İsrail için en önemli tehdit olarak Suriye ve ondan lojistik destek alan Hizbullah bulunmaktadır. Suriye'nin devre dışı kalmasının en fazla Hizbullah'ı etkileyeceği açık. Askeri olarak Suriye'nin gücü çok tartışmalı olsa bile önemli bir güç ancak uluslar arası alanda yaşadığı kuşatılmışlık ve Amerikan tahditleri İsrail karşısında Esad yönetimini hayli zayıf konuma itiyor.

İsrail en azından diplomatik anlamda kolay lokma haline getirilen Suriye ile bir barış gerçekleştirse de gerçekleştirmese de gündemden düşen konu Filistin ve Kudüs meselesidir. İkiye bölmeyi başardığı Filistinlileri, Gazze'de yaşananları, işgali, Kudüs'ü ve barış adına defalarca verilen sözleri Suriye ile göstermelik turlar boyunca unutabiliriz.

Dünya ve bu arada Türkiye Suriye ile dolaylı görüşmelerle meşgul edilirken ve biz de arabulucu olmanın hazzını yaşarken Kudüs'ün konumunu gündeme getiren olacak mı dersiniz?

Bu hafta, Türkiye'nin arabuluculuğunda bir araya gelecek tarafların en önemli gündem maddesi barış karşılığında Suriye'nin Hizbullah ve Hamas gibi direnişçi guruplara verdiği desteğin kesilmesi olduğu gelen haberler arasında.

Filistin direnişini Filistin halkını ezerek bastırmayan İsrail diplomatik ve lojistik tüm dayanaklarını ortadan kaldırarak yalnız ve desteksiz bırakmayı planlıyor. Barış karşılığında izolasyondan kurtulmuş bir Suriye yönetiminin Hamas gibi grupları feda etmemesi için hiçbir neden yok. Suriye'nin asla böyle bir şey yapmayacağı türünden romantik beklentilerin gerçekçi olmadığını bu yönetimin geçmiş tarihine biraz göz atanlar bilir.

Evet, İsrail gerçekten barış yapmak isteyip istemediği sorusundan çok, daha ortada hiçbir şey yokken attığı adımlara bakmak, neleri unutturarak dünyayı oyaladığını hatırlatmak gerek.

Ve bu süreçte sorulması gereken asıl soru: barış görüşmeleri Kudüs'ü kurtaracak mı? Barışın başında bile değilken Kudüs üzerindeki Siyonist işgali biraz daha pekiştiren son hamleden sonra bu yakıcı soruyla yeniden yüzleşmek zorundayız:

Kudüs kurtarılmadan barış olur mu?
 
Laik fetva/cılar Yazdır E-posta
07 Şubat 2008 05:24, Perşembe

Başörtüsü tartışmalarında kimin nerde durduğu, kimin insani öncelikleri siyasi kaygılara feda ettiği meselesi daha uzun müddet gündemi işgal edecek. Mesele bir şekilde din ve özelde de İslam'la alakalı olunca Türkiye'de sistemin kılcal damarlarına varıncaya kadar adeta alarm zilleri çalıyor. İslam söz konusu olduğunda pek çoğu politik nezaketi kaybetmekle kalmıyor terbiye sınırlarını zorlayan açıklama yapacak kadar buyurgan ve saldırgan olabiliyor.

Başörtüsü gibi bir konuda ortaya çıkacağı her halükarda belli olan siyasi krizi toplumsallaştırmaktan çekinmeyecek kadar gözü kara tavır takınılması ancak bizde mümkün. 'Ülke mi söylem mi' tercihinin akılı kuşattığı şu günler kendini kurucu ve kollayıcı irade yerine koyan geleneğin reflekslerinin, 'kültürel genler'inin kodlarının okunması anlamında da gözlem imkanı sunuyor. Memleketin geleceği adına seslendirilen yüksek idealler söyleminin bir çırpıda terk edilmesi bir yana geleceğimizi kaosa atacak toplumsal krize davetiye çıkarılması ancak mistik bir histeri ile açıklanabilir.

"Bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye'de olması mümkün değil" beyanın arkasında yatan psikoloji tam da bu mistik histerinin dışa vurumu olsa gerek. Benzer biçimde bir zamanlar, " gücümüz aldığımız oyla sınırlı değildir" diyen kendini 'Cumhuriyet bekçisi' sayan parti liderinin geçenlerde laik düzenin "hukuk ve halktan başka kurtarıcısının olmadığının anlaşıldığını" büyük bir hayal kırıklığı içinde açıklama durumuna gelmesi mistik histeriye dönüşen laikçi söylemlerin irrasyonel tezahürlerini açıklamada yardımcı olabilir.

Aslında hiç de sürpriz sayılmaması gereken, seçkinci çevrenin laiklikle kurdukları 'dini bağlanma'yı hatırlatan dogmatizm ilişkisine akademisyenler başta olmak üzere siyasiler yeni bir boyut ekledi. Savundukları laiklik, bilimsel/cilik, akılcılık söylemlerini bir kenara bırakarak din adına konuşmaya başlamaları adeta bir 'din'in başka bir dine müdahalesine dönüştü. En azından İslam'ın kabul etmedikleri kimi esaslarına dair fetva düzeyindeki açıklamaları kültürel düzeyde bile bu topraklardan ne kadar uzakta durduklarına birer işaret.

Baykal'ın son çıkışı bu anlamda yeni değil ama hayli anlamlı. Bu zamana kadar açıktan reform kelimesi kullanmadan dini biçimlendirme girişimleri en azından pratik alanla sınırlı olarak tezahür ediyordu. Mesela, faiz yasağı, Veda Hutbesi'nden, hem de sağ muhafazakar hükümetlerce, Hz. Peygamberin faizle ilgili sözleri çıkarılarak aşılıyordu. Çünkü faiz yasağı küresel sermayenin çanına ot tıkayacak en temel ilke idi. Açıktan İslam'da faiz yoktur tartışmasına girmemeye çalışılıyordu.

Bu çerçevede iktidar partisinin zaman zaman dini alana giren söylemleri Baykal'ın başörtüsü fetvasından pek farklı değil. Laik bir ülkenin başbakanı olarak "faizin yeniden tanımlanması" talebini İslam ülkeleri toplantısında dile getirmesi ile Baykal'ın laik fetvası arasında bir fark yok.

Baykal'ın İslam'ın başörtüsü hükmüne dair Ebu Hanife'den başlayıp Kur'an tefsirlerine kadar uzanan dini kaynaklardan laik bir fetva arayışına girmesi, yaptığı çıkarsamadan daha vahim.

Sorunun temeli şurada, laik bir siyasetçinin dini hüküm vermesinin ne dini ne seküler anlayış kabul edebilir. Bu durum, laiklikle ilgisini adeta dini bir muhtevada anlamlandıran siyasetçide ortaya çıkıyorsa durum daha da katmerli hal alıyor.

Burada siyasilerden, yargı üyelerine kadar bürokratik elitin laiklik anlayışında ve alışkanlıklarında kendini gösteren; laikliğin sadece din-devlet işlerini ayrılması değil, devletin dini denetim altına alması, hatta dine format biçmesini kendinde hak görmesinin verdiği bir rahatlık söz konusu.

Bir Cumhuriyet geleneği olarak denetimci, kimin neye ne kadar inanacağına karar veren buyurgan yapının özet ifadesidir bu laik fetva.

Laik fetvanın tehdit olarak açılımı ise "bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye'de olması mümkün değil" vecizesidir.

 
Yüzsüz azınlık, çoğunluk şımarıklığı Yazdır E-posta
24 Ocak 2008 04:54, Perşembe

Kendini müesses nizam adına konuşmaya yetkili gören, daha doğrusu kendi hayat tarzını, dünya görüşünü, siyasal tercihlerini müesses nizam üzerinden empoze etme hakkını gören seçkinlerin durumu cumhuriyetin ilk dönemiyle kıyaslandığında hayli farklılaştı. En azından kapalı, kendi içinde mutlu ve başkalarının da bu halkaya girmelerine hiç de gönüllü olmayan yapı çok esnedi. "Köylü milletin efendisidir" söylemine sarılan bu mutlu sınıf, dışlanmışların, efendiliğini köyünde, hapsolduğu taşra hayatında yaşamasını istemektedir. Yoksa, sosyal, ekonomik ve de siyasal ayrıcalıklarını "aydınlanma" aşkına paylaşamayacak hele hele feda edemeyecek kadar da kaprislidirler.

Sosyal statü anlamında bu dar "modern aşiret hayatı" hayli esnemiş, yeni taşralılar araya katılarak yapı melezleşmiş olsa da ideolojik refleksleri ilk günkü gibi katılığını devam ettirir.. Bu ideolojik refleksleri büyük ölçüde bürokratik çıkışlarda, manşetlerde, kimi başyazar sütunlarında, gücünün aldığı oyla ölçülemeyeceği uyarısını yapan, adının bir yerlerine "Halk" ibaresi yapıştırılmış siyasi partilerin çıkışlarında kendini gösterir.

Bu çıkışların dönemsel olarak nasıl tezahür ettiğine bakarsanız sosyalpsikoloji alanında hayli öğretici, açıklayıcı ve nasıl bir zihniyetin bizi yönettiği, yönetenlere kimlerin yön verdiğini anlamamıza yarayabilir. Bu reflekslerin açılımını görmek için büyük kriz dönemlerini beklemek gerekmez. Her gün benzer biçimde karşınıza çıkabilir. O kadar sık tekrarlanır ki artık kanıksamaya başlar ve zamanla da inanmaya, en azından yaşadığınız gerçeklerden, kendi inançlarınızdan kuşku duymaya başlarsınız. Bu yöntem sizi ikna etmese bile en azından pasifize eder, sindirir, korkutur; açıkçası toplumu terörize etmeye yönelik bilinçli bir kampanyaya dönüşür.

Bu tavrın en belirgin yanı, kendi ekonomik ve sosyal statülerinin verdiği kibirle halk adına konuşma yetkisini kendinde görmeleridir. Başka bir ifadeyle halkı yok saymalarıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca seçkinci tavrı en iyi açıklayacak tezahürler, kendini çoğunluk yerine koyma ve dar gettolarının dışındakileri yok sayma eğilimidir. Bu eğilim çoğunlukla bir inançtır, Çünkü kendi tavırlarından, hayat tarzından o kadar emin olmalarını sağlayan yeterince sosyoekonomik ve siyasal korunganlar içindedirler.. Enver Hoca'nın bunkerleri bu gettolara nazaran masum kalabiliyor. Korunganları rahatsız edecek her talep, arkasında ne kadar toplumsal destek olursa olsun azınlık sayılmaya mahkumdur. Talepler meydanlara yansıtılır, siyasette de kendini gösterme cüretini gösterirse bunun adı; "yüzsüz azınlık" olur. Fazla oldunuz demenin kibarcasıdır. Haddini bildirmenin gerekli araçları yedekte tutulmaktadır. Harekete geçme zamanı geldi demenin parolası işlevi görür.

Ne var ki, seçkincilik hem kabuk değiştirmekte hem de "modern aşiret hayatı"ndan uzaklaşmaktadır. Taşralılar aşiretin duvarlarını delmiş, kıskandıkları ayrıcalıklarına ortakların geldiğini fark etmişlerdir. Her ne kadar yeni ortaklar taşralılıklarını bir an evvel unutturmak için akıl almaz çabalara girişmekte kararlı görünseler de bunkerlere sızmak kolay değilidir.

"Yüzsüz azınlık"ın azınlık olmaktan çıktığı fark edilmiştir. Ama kibirlerinden vazgeçecek değillerdir.

Küçümsedikleri azınlık güruhun kale kapılarını zorladıklarını düşünmektedirler. Hatta kale içinden bazıları bunlarla iş tutmaktadır ki, bu kadarı da fazlaydı. İşin doğrusu modern aşiret hayatının değerlerini paylaşmaya niyetleri yoktu.

İlkeler, laiklik, çağdaşlama adına yorum yapma, daha açık ifadeyle bunlara ilişkin yeni hüküm va'z etme hakkı kendi tekellerinde olmalıydı. Bu nedenle simgeler üzerinden yürüttükleri , egemenliklerini pekiştirme stratejisini zedeleyecek bir taşralı ağırlığın (yani demokratik talep) siyasete taşınmaya başlaması "yüzsüz azınlık" şablonuyla açıklanamazdı. Yeni duruma uygun strateji "çoğunluk şımarıklığı"dır. Hem taşralılığın şımarıklığını ilan ederek haddini bildiriyor, gücü hâlâ elinde tuttuğunu izhar ediyor hem de kibrinden taviz vermeden küçümsüyor.

"Yüzsüz azınlık" ve "çoğunluk şımarıklığı" söylemi Türkiye'nin içinden geçtiği sürecin seçkin söylemi üzerinden geldiği yeri göstermesi bakımından açıklayıcı bir formülasyon. Bir aşama sonrası için bu sınıf ve statüden beslenen kibir geçerli bir formülasyon üretebilecek mi? Ya da kibirlerini hissettirmeye değecek bir muhatap bulabilecekler mi? Kibirle akıl bir arada bulunmaz..

 

<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >>

Toplam 19 haberden 1 - 9 arası gösteriliyor

 
 
 

HAVA DURUMU

NAMAZ VAKİTLERİ

 
MEDYA PAZARI © 2002 - 2008 Tüm Hakları Saklıdır.
Tel: 0212 671 0700 | Fax: 0212 671 0717      iletisim@medyapazari.com