|
|
|
|
|
|
VİDEO
|
Krizlerimizi kronik hastalık gibi sürekli hale getirmeyelim |
|
|
|
10 Ekim 2008 06:40, Cuma |
Artık hepimiz biliyoruz ki "Kriz" aynı zamanda "Fırsat" da demektir.
Gerçi Çin yazı dilinde "Kriz"i ifade eden kelimenin "Tehlike" ile "Fırsat"ı içerdiği inancı, uzmanlarca doğrulanmadı.
Ama Çince'de böyle olmasa da krizler, yeniden düşünmek, hataları saptayıp bunları düzeltmek ve yarına daha sağlıklı bakabilmek için fırsat yaratırlar.
Ne var ki, krizler bireylerde de, toplumlarda da ruhsal reaksiyonlar yaratırlar. Bu reaksiyonlara örnek olarak, korku, öfke, suçluluk duygusu, şok, inkar, stres ve benzeri ruh hallerini verebiliriz.
Hatta bazen bu ruh hali bireylerde de, toplumlarda da "Panik atak"lara dönüşebilir.
O zaman kriz fırsat olmaktan çıkar, yeni krizlerin kaynağı olur.
Şu anda biz Türkler bütün dünyanın yaşadığı "Ekonomik kriz"in endişelerini hissediyoruz. Bunun yanında Güneydoğumuzdaki bölücü terörden kaynaklanan "Güvenlik krizi" de önümüzde.
Her çeşit krizlerde görülen bütün ruh halleri, değişik ölçülerde Türk toplumunu oluşturan bizlerde de var.
Gerçekler kalıcıdır
Ama aynı anda, dünya ülkelerinde de görüldüğü gibi bir bölüm düşünce odakları da, krizi fırsat olarak değerlendirip durum değerlendirmesi yapmaya, yaşananları yeniden değerlendirmeye, hataları saptayıp bunları düzeltecek yolları aramaya çalışıyorlar.
Uzak ve yakın tarihi bilinçle değerlendirdiğiniz zaman, bir kriz dolayısıyla geçmişi tümden hatalı ve yok saymanın doğru olmadığını görebilirsiniz.
Zaten gelecek yeniden inşa edilirken eski malzemeler onarılıp, yenilenerek bu yapılır.
Örneğin global ekonomik krizin şokunu yaşarken, tüm bankacılık sistemini veya küresel finansal yapıyı suçlayıp, onu yok saymak mümkün değildir ki.
Borsalarda veya fonlarda buharlaşan paralardan söz edilirken, bu arada buharlaşmaları mümkün olmayan gerçekleri de unutmamak gerekir.
Yaşanan ve krizle noktalanan son 10 yılda, Çin gibi, Hindistan gibi ülkelerde gerçekleşen kalkınmayı da, bu buharlaşan paralar yapmamış mıdır? Bu büyüme döneminin Türkiye'ye yansımalarını fabrikalarla, turizm tesisleriyle, otoyollarla, hava limanlarıyla, gökdelenlerle, yenilenen altyapılarla bizler de yaşamadık mı?
İhracatımız yüz milyar dolarların üzerine bu global finansman imkanları sayesinde çıkmadı mı? Yani kriz yüzünden ne bankacılık, ne de uluslararası sermaye hareketleri son bulacaktır.
Bunlar yeni global kurallarla, eskisinden daha sağlıklı işler hale gelecektir.
Bu arada sermaye ihraç eden Amerika ve Avrupa ülkeleri, kapılarını Asya'nın, Afrika'nın yeni sınıf insanlarına açıp, girişimci ithal etmeyi de herhalde düşüneceklerdir.
Çünkü "Batı" eskimeye başlamıştır.
Kriz sürekli olmaz ki
Bugün New York'un Kennedy Havalimanı, mesela bir Şanghay'ın ve hatta bizim İstanbul'un havalimanı yanında bile eskimiş, köhnemiş, küçük kalmıştır.
Türkiye'nin kendine özgü hem kronik hem de güncel krizinin kaynağı olan Güneydoğu'daki bölücü teröre gelince.
Bir olumsuz durum devamlı hale dönüşür, kronik bir hastalık gibi yıllarca yaşanırsa, burada mutlaka bir değerlendirme ve yönetim hatası vardır. Böyle durumlarda sistem çözüm üretemez hale gelmişse, "sıcak kriz"den çok, bu "kemikleşmiş kriz" durumunun tahlili yapılmak gerekir.
Bu açıdan Türkiye'de yönetim ve siyaset "İki başlılık"tan ötürü hastadır.
Siyasi olması gereken çözümler askere havale edilip, siyasi sorumluluklar buharlaşmaktadır.
"Haklı olmak" zaman zaman "Hukukun üzerinde olmak" için yeterli sayılmaktadır. "Haklı olmak" kavramı seslendirildiği zaman, uluslararası ilişkilerde bunun "Güçlü olan"ı teslim alacağı yanılgısına düşülmektedir.
1984'ten beri süren bölücü teröre karşı mücadeleyi bir kenara bırakalım.
1974'ten bu yana Kıbrıs'ı bir kriz konusu olmaktan çıkartabildik mi sanki? |
|
|
Bundan böyle de düşünerek atmayın adımlarınızı... |
|
|
|
14 Ağustos 2008 06:05, Perşembe |
Levent Kırca anlatmıştı.
Turgut Özal'ın Genel Başkan ve Başbakan olduğu günlerden birinde, bir büyük otelin balo salonunda düzenlenen "ANAP Gecesi" nde, Özal taklidi yapması için Levent Kırca'yı davet etmişler.
Levent Kırca o inanılmaz ustalığı ile kendi yüzünü Özal'ın yüzüne dönüştürmüş. Gözlüğünü burnunun üstüne düşürmüş. Bir kruvaze ceket giymiş. Aynı Özal gibi iki yana salına salına, toplantının yapıldığı salona doğru koridordan yürümeye başlamış.
Tam o sırada, Özal'ı eleştiren yazılarıyla bilinen bir köşe yazarı meslektaşımız, arkasından koşarak gelmiş... Levent Kırca'nın yanına gelince, en güler yüzünü takınıp,
- Saygılar Sayın Başbakanım, demiş.
Levent Kırca hiç bozuntuya vermemiş... Bir şeyler mırıldanıp, hızlı adımlarla yürümesini sürdürmüş.
Köşe yazarı bir yandan Levent Kırca'ya ayak uydurmaya çalışırken, bir yandan da "Sizi çok takdir ediyorum, ülkenin ufkunu açtınız" benzeri cümleler kuruyormuş.
Bu tablo içinde birlikte salona girmişler.
Köşe yazarı protokol masasında oturan gerçek Özal'ı görünce çok şaşırmış.
Levent Kırca'nın yanından hızlı biçimde ayrılmış.
Şişmiş egolar
Aslında bu bizim hayatımızın hikâyesidir.
Biz gazetelerin köşe yazarları egoları aşırı şişik meslek sahipleriyiz.
Her gün yurda ve dünyaya yön vermek görevini ciddiyetle sürdürürüz.
1960'ları ve 70'lerin başını sürükleyen Vietnam Savaşı üzerinde ben Cumhuriyet'te, Ali Sirmen de Akşam'da yazıp dururduk. O zamanki Amerikan Başkanı Johnson'u her gün yerden yere vururduk.
Vietnam'daki başarısızlık nedeniyle, Başkan Johnson ikinci dönem seçilmek için aday olmadı. Siyasetten silindi gitti.
Ali Sirmen'le Beyoğlu'nda Pasaj'da, Entelektüel Cavit'in meyhanesinde oturup, biralarımızı yudumluyorduk.
- Bu Johson'u sen de ben de o kadar uyardık. Bizi dinleseydi başına bunlar gelmezdi, dedi Ali Sirmen
Ben de onayladım onu,
- Evet, bizi dinlemedi, siyaseten yok oldu, dedim.
Bu içerisi için de dışarısı için de hep böyle olmamış mıdır?
Hep o şarkı
1983 seçimlerinde 12 Eylül Rejimi'nin desteklediği Turgut Sunalp'in partisi MDP'ye "müstakbel iktidar" olarak bakılıyordu. Seçim öncesinde bu partinin Hilton'daki davetinde tüm basın tam kadro ile yer almıştı. Herkes müstakbel Başbakan Sunalp'in peşindeydi.
Seçimi Özal'ın ANAP'ı kazanınca, Sunalp'in çevresi birden boşalıvermişti.
Şimdi de önümüzde Başbakan Erdoğan'a dönük gelişmeler var.
Hatırlayın 28 Şubat postmodern darbe dönemini.
Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı görevinden alındı. Okuduğu şiir yüzünden hapse atıldı.
O dönemlerde güdümlü medyada Erdoğan'ın milyon dolarlık serveti üzerinde spekülasyonlar yapılıyor ve kartel kanallarında Erdoğan'ın kasetleri yayınlanıyordu. Çoğunlukla Mesut Yılmaz'ın ANAP'ına yatırım yapılıyordu.
Sonra 2002 seçimlerinde AK Parti iktidar oluverdi.
Şimdi de hepimiz Erdoğan'a akıl vermekle, yol göstermekle meşgulüz.
Karnını kaşıyanların oylarıyla AK Parti'nin iktidar olduğunu ileri sürenlerin gazetelerinde "Madem Erdoğan tatil yapıp şort giyiyor, o zaman yanına eşini eline de portakal suyu dolu kadehi alıp, Boğaz restoranlarında içki içenlere kaldırsın" denildiğini bile görüyoruz.
Ama nedense kimse CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a akıl vermeyi düşünmüyor. Çünkü onun partisine kafasını kaşıyanların oy verdiği düşünülüyor.
Neyse....
"Böyle gelmiş böyle gider" diyerek, yazmaya ve okumaya devam edelim.
Sabah |
|
|
Bu coğrafyada hiçbir şey ilk defa olmuyor ki... |
|
|
|
03 Temmuz 2008 05:14, Perşembe |
Bu coğrafyada hiçbir şey ilk defa olmuyor ki...
Neticede hem Ortadoğu coğrafyasındayız, hem de Bizans'tan ve Osmanlı'dan tevarüs ettiğimiz siyasi bilgiler toplumsal bilincimizde yer etmiş.
Bu coğrafyada, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasinin kurallarına da, hukukun üstünlüğü ilkesine de aykırı olan hiçbir şey "ilk kez" gerçekleşmiyor.
Hiç kitap okumamış, "tarih"i geçen haftanın hikayesi olarak algılayan çocukların dışında, aklı ve bilinci olan kimse, ne partilerin kapatılmasına, ne emekli veya muvazzaf generallerin gözaltına alınmasına, ne darbe girişimlerine "ilk kez oluyor" diyerek hayret duygularıyla yaklaşır.
Size bir anı kitabından birkaç satır aktarayım:
- Karanlık tamamıyla basmıştı. Açık bir polis otomobiliyle meçhul bir istikamete doğru gidiyorduk. Sağıma, soluma, ön tarafa birkaç sivil polis memuru oturmuştu. Beni nereye götürüyorlardı bilmiyordum. Yollar ıssızdı. Otomobilde oturanlar ağızlarını açmıyorlardı. Bu hususta kati emir almışa benziyorlardı. Karanlığın içinde süratle ilerlerken, öğleyin 13.30'dan otomobile bindiğim ana kadar devam eden sorgunun asabımı adamakıllı bozan yorgunluğundan kurtulduğuma da memnundum.
Zayıf hafızalar
Bu satırları Kurtuluş Savaşı kahramanı Orgeneral Ali Fuat Cebesoy'un "Siyasi Hatıralar" kitabından aktardım (a.g.e. Doğan Kardeş Yayınları, Cilt 2-1960)
Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı ve Kurtuluş Savaşı'nda Batı Cephesi'ni açan, Orgeneral Cebesoy, 1926'da tutuklanmıştır ve idam talebiyle yargılanmak üzere İstiklal Mahkemesi'ne götürülmektedir. Cebesoy dışında diğer orgeneraller de (Kazım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Rüştü Paşa, Mersinli Cemal Paşa) aynı serüveni paylaşmaktadırlar.
Dünkü Milliyet'te arkadaşım Güneri Cıvaoğlu da, "Generaller tutuklanır mıymış" diye şaşıran genç kuşaklara, Genelkurmay Başkanı'yken 27 Mayıs askeri darbesinde tutuklanan, rütbeleri alınıp er yapılan Orgeneral Rüştü Erdelhun örneğini hatırlatıyordu.
Org. Erdelhun'u tutuklayan o dönemin darbeci yüzbaşısı Orhan Erkanlı'nın "Anılar... Sorunlar... Sorumlular" kitabını açtım. (a.g.e. Baha Matbaası-İstanbul, 1972)
Erkanlı da, 15 Ekim 1961'de genel seçim yapılıp demokrasiye dönülmesi ertesinde 14'ler diye bilinen darbeci genç subayların Paris'te toplandıklarını ve "Bu parlamento ile Türkiye'nin sorunları çözülemez" kararına vardıklarını anlatıyor.
Sonunda Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir ve Albay Dündar Seyhan, 22 Şubat Darbesi için düğmeye basıyorlar. Bu darbe girişimi başarılı olmuyor.
Ortam yaratılabilir
Orhan Erkanlı'nın bu konudaki yargısı da şöyle:
- Başarısızlığın sebebi Aydemir'in yetersizlikleriydi. "Şartlar müsait olmadığından başarılı olunmadı" yargısı yanlıştır. Türkiye'de her zaman ihtilal ve darbe şartları vardır. Ayrıca bunlar kısa zamanda yaratılabilir...
Bu girişimi 21 Mayıs 1963'te yeni bir darbe girişiminin izlediğini ve sonunda Talat Aydemir'in idam edildiğini o dönemi yaşayanlar ve Türkiye'yi günlük gazeteler dışında kitaplardan da anlamaya çalışanlar hatırlar.
Tabii hatırlanması gereken başka olaylar da var.
Örneğin 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ertesinde ordudan Tümgeneral Celil Gürkan, Hava Tuğamiral Aydın Kirişoğlu ve Deniz Tuğamiral Vedii Bilget'in de bulunduğu bir grup subayın tasfiye edilmesi "9 Martçılar" olgusunu gündeme getirmemiş midir?
Şimdi gündemimizde "Ergenokon" varken, yakın tarihimizdeki bu tür gelişmeleri bilmemiz herhalde gerekiyor.
Adalet beklentisi
Dün İsmet Berkan Radikal'deki yazısında şu yargısını seslendirmişti:
- Bugüne kadar kullanılan yöntem, 'Kol kırılır, yen içinde' cümlesiyle anlatabileceğimiz yöntemdi... Yani sistem kendi içinde bu isimleri tasfiye etmişti ama kimse yaptıklarından ötürü yargı önünde hesap vermemişti. İşin tuhafı, yapanlar yaptıkları şeyin suç olduğunu da hala düşünmüyor olabilirler ama esasen Türkiye'nin anayasal düzenini silahla zorla değiştirmeye çalışıyorlardı. İşte şimdi, bu kişilerin adalet önünde hesap vermesi imkanı doğdu. Türkiye bu imkandan, hangi siyasi mülahazayla olursa olsun, kaçınmamalı.
Son söz olarak şunu söylemeliyiz.
Adalet suçluyu suçsuzdan ayırmak konusunda en hassas davranması gereken kurumdur. Basın çeşitli nedenlerle özensiz veya kasıtlı davranıp yargısız infazlar yapabilir. Ama yargı suçluyu suçsuzdan ayırmakta, nihai güvencedir.
Mahkemeler adaletin varlığının tek kanıtı olmasalar da, adalete mutlaka bir şans tanırlar. |
|
|
Yargının tarafsızlığı yargının bağımsızlığı kadar önemlidir |
|
|
|
02 Temmuz 2008 06:41, Çarşamba |
Yargının tarafsızlığı yargının bağımsızlığı kadar önemlidir
En büyük endişemiz dinin siyasete alet edilmesi ihtimali değil miydi?
Bu arada hukukun siyasete alet edilmesi ihtimalini unuttuk.
Şimdi bu ihtimal bir gerçek olarak bütün şiddeti ve tüm kötü yan sonuçları ile gündemimizde.
Toplum kesimleri de, bireyler de, siyasi eğilimlerine göre yargı kararlarına da, hukukun adalet sistemi tarafından yorumlanma biçimine de kuşku ile bakıyor.
Adaletin evrensel simgesi olan elinde terazi bulunan gözü kapalı kadın, bizde siyasi ve ideolojik eğilimine göre elindeki nalıncı keserini kullanmaya hazır bir portreye dönüşmüş durumda.
Dün sabahtan başlayarak devam eden Ergenekon Dosyası'na ilişkin gözaltına alınmaları bir kesim nasıl "Olur mu böyle şey" diyerek izlediyse, gerek AK Parti gerekse DTP hakkında Anayasa Mahkemesi'nde devam eden kapatma davalarını da, belirli kesimler "Olur mu böyle şey" diyerek izlemiyorlar mı?
Hukukun üstünlüğünün ve yasalar önünde herkesin eşitliğinin, Cumhuriyet'in de, demokrasinin de ve genel olarak "Rejim"in de temel taşları olduğunu unuttuk.
"İktidar olmak" her şeye yeter zannettik.
Oysa dünyanın her ülkesinde mutlaka bir iktidar vardır.
Bazı ülkelerde demokrasi eksikli olabilir ama bu ülkelerde de şu ya da bu şekilde mutlaka bir muhalefet de vardır.
Ancak sadece belirli uygarlık düzeyine ulaşmış ülkelerde "Hukukun Üstünlüğü" vardır.
Bağımsızlık ve tarafsızlık
Yargının bağımsızlığı kadar tarafsızlığı da temeldir bu ülkelerde.
Biz bunları unuttuk.
"Kürt Realitesi" gündeme gelince "Bölünme fobisi" ağır bastı. "İslam Gerçeği" gündeme gelince "Şeriat tehlikesi "ne kaptırdık kendimizi.
Devlet veya "Rejim " kendisini her aracı kullanarak korumak isterken, "Hukuk" da bu araçların arasına giriverdi. O kadar ki, hukuk askeri darbelerin meşruiyetine fetva veren bir aygıt biçimine de dönüştü Türkiye'de.
İşte şimdi sonuçları görmekteyiz.
Kendilerini "Demokrat" olarak görenler, Anayasa Mahkemesi'ndeki kapatma davalarını kuşku içinde izliyorlar.
Kendilerini "Kemalist" olarak görenler de, Ergenekon Dosyası'na ilişkin gelişmelere kuşku ile bakıyorlar.
Yargıçlar ve savcılar sanki siyasi kampların taraflarıymış gibi gözleniyor.
"Adalete güvenmek" sanki ancak başka dünyalarda mümkün olabilirmiş gibi değerlendiriliyor.
Bu gerçek bir "kriz" dir.
Adımlar atılmalıdır
Özellikle yargının bu krizi geride bırakacak çözümler üretmesi ve Türkiye'de herkesin ve her kesimin adaletin varlığına inandırılması için bütün yolların açılması şarttır.
Örneğin AK Parti hakkında ne yönde karar verilirse verilsin, bu karar Anayasa'nın emrettiği gibi "gerekçe"si ile birlikte açıklanmalıdır.
Bakın hâlâ türbana ilişkin Anayasa değişikliklerini iptal eden kararın "gerekçe"si yok ortada.
Aynı şekilde Ergenekon Dosyası da artık bir "İddianame"ye dayandırılmalıdır.
İnsanların bir iddianame olmadan süresiz tutuklu kalmaları ve her doğan günün yeni gözaltılar getireceği ihtimali, artık savaş halinde bile zor kabul ediliyor.
Yargıçlar ve savcılar, artık rejimi değil hukukun üstünlüğünü koruduklarını, her kararları ve her davranışları ile topluma hatırlatmalıdırlar. Yargının bağımsızlığına verdikleri önemi vurguladıkları kadar, yargının tarafsızlığının önemini de gündemde tutmalıdırlar.
İşte görüyoruz.
Hukukun siyasete alet edilmesi, dinin siyasete alet edilmesi kadar tehlikelidir. |
|
|
Kartel medyası dönemine özlem duyanlar gerçekleri görmelidir |
|
|
|
30 Mayıs 2008 06:30, Cuma |
Serbest rekabet, bireylerin de toplumların da itici gücüdür. Ama rekabet "Haklı" olabildiği oranda, kendisinden beklenen toplumsal ve ekonomik faydaları sağlar.
Bu nedenle haksız rekabetin önlenmesini amaçlayan yasalar vardır. Ayrıca rekabetin haklı olmasına ilişkin ve bazıları yazılı olmayan ahlak kuralları da, toplumun bilinç altına yerleşmiştir. Diyelim ki buzdolabı alacaksınız. Piyasada da, aynı fiyat yelpazesinde en az on marka var.
Bunlar reklam, satış kolaylığı, ödeme imkânı ile farklılık yaratmaya çalışır. Tüketicinin kendi markasını talep etmesi için, tüm pazarlama yöntemlerini ve satış tekniklerini devreye sokar.
Bu markalardan biri ürününe talep yaratmak için teknik özelliklerini ve satış kolaylıklarını anlatmak yerine, rakip markaların negatif yanlarını anlatmaya kalkışırsa, işte bu "haksız rekabet"e yol açar.
Veya aynı ürüne sahip birkaç şirket birleşip, rakipleri yok etmek için fiyat anlaşmaları yapar, bayileri yıldırma politikası izlerse, yine serbest ve haklı rekabet devre dışı kalır.
Medya rekabet
Türkiye'de serbest rekabet olabildiğince korunuyor. "Rekabet Kurulu" bu alanda dikkate değer çalışmalar yapmakta. Bu alanda içtihatlar oluşmaya başladı.
Serbest rekabetin kurallarının pek hesaba alınmadığı tek alan, galiba medya sektörü.
Hatırlarsak çok yakın dönemde, yani 28 Şubat postmodern darbesi sürecinde bir "medya karteli" bile oluşturulmuştu.
Çalışanların işyeri seçme özgürlüğünün bile kısıtlandığı, satış ve reklam fiyatının ortak belirlendiği, dağıtımın tek elden yapıldığı, göreceli küçük gazetelerin engellendiği ve mesela o zamanki Akşam gazetesinin dağıtılmayarak öldürüldüğü bir kartel uygulamasıydı bu.
"Medya Karteli" nin siyasete yansıması ise, Ankara'dan verilen ortak manşetlerin büyük gazetelerde aynen yayınlanması, eleştiren yazarların susturulması biçiminde görülüyordu. O kartelleşme dönemi, mesleki, ekonomik ve siyasi açıdan fiyasko ile sonuçlandı.
Kartele katılanlardan bazıları iflas etmekle kalmadı, cezaevine bile girdi. Ortak manşetlerle oluşturulmaya çalışılan siyasi senaryoyu halk reddetti ve o dönemin siyasi aktörleri seçimde baraj altına itildi. O döneme kadar kamuoyu oluşturmada gerçekten etkili olan merkez gazetelerinin, halk çoğunluğu katında güvenilirliği sarsıldı.
Hangi çağdaşlık
Kartel medyasınca örtülen ülke gerçekleri 2001 ekonomik krizi ile açığa çıktı. Sadece medya sektöründe 4 bin çalışan işsiz kaldı. Bugün durum çok farklı. Medya sektöründe birden fazla gazete ve TV kanalına sahip büyük bir grup var. Ama bunun karşısında da, hem rekabeti, hem çoksesliliği güvence altına alan gazeteler ve TV kanalları var.
Bu sağlıklı bir tablodur. Ama şimdi bir bölüm medya, kartel dönemi özlemini yansıtan görüntü içinde. Halkı veya seçmeni devredışı bırakmayı öngören girişimleri, "Çağdaşlık" veya "Laiklik" biçiminde sunup, demokrasiyi Cumhuriyet'in tehdidi olarak gören akımları kendi okur ve izleyicilerine pompalıyorlar.
Demokrasiyi sadece "iktidarda kim var" sorusuna endeksliyorlar. Laiklik "inanç ve ibadet özgürlüğü" olarak algılandığı zaman bu "şeriatçılık tehdidi" biçiminde haberleştiriliyor, yorumlanıyor.
Halk düşmanı medya mı?
Tüm bunlar da çokseslilik ve basın özgürlüğünün doğal sonuçlarıdır. Ancak bu çizgiyi izleyen medya kendi dışındaki medyaları hiç utanmadan ve sakınmadan "dinci medya", "anti-laik medya", "iktidar medyası" olarak nitelediğinde, hem haklı rekabetin en azından ahlaki kuralları çiğneniyor, hem de 28 Şubat post-modern darbesinin medyadaki rezillikleri unutulmuş oluyor.
Bu gerçeklerin ışığında, geçmişteki siyasi ve medyatik hastalıkların, çarpıklıkların en fazla zararını çekmiş olan SABAH'ın, Türk medyasındaki rekabetin ve çoksesliliğin güvencesi olduğunu bilmeliyiz.
"Militarist medya" veya "Halk düşmanı medya" gibi nitelemelerle, rakipleri yaftalamanın hem kural hem de ahlak dışı olduğunu düşünenlerdeniz.
Ama çok yakın geçmişte yaşananların unutulmasını ve olayın "Hafıza-i medya nisyan ile maluldür" diye geçiştirilmesini de içimize sindiremiyoruz. |
|
| | Toplam 40 haberden 1 - 5 arası gösteriliyor | |
|
|
|
|
|
|
|